ÜLKEDE SU BARIŞI DÜNYADA SU BARIŞI 

Genel

Türkiye’nin Su Politikaları-Barış Suyu Projesi

  Türkiye’nin Ürdün Büyükelçisi (E) Suha Umar  anlatıyor ! Bu yazı dizisinde yer alacak olan yazılar Sn Büyükelçi ( E ) Süha Umar  1995-1998 yılları arasında Büyükelçi olarak görev yaptığı Ürdün’deki  anılarını topladığı ve bu sonbaharda yayınlamayı düşündüğü  kitabın bir bölümüdür. Ortadoğu’nun Su Sorunları (III) Türkiye’nin Su Politikaları-Barış Suyu Projesi  1950’li yıllardan beri izlenen su, sulama, arazi kazanma; gübre ve ilaç kullanımı dâhil tarım yöntemleri ve seçilen tarım ürünleri; hayvancılık, ormancılık, enerji, kentleşme ve sanayileşme politikaları ve bunların yol açtığı gelişmeler dikkate alındığında, önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin çok ciddi bir su sorunu ile karşılaşabileceği anlaşılıyordu. Kurutulan Amik, Avlan, Kestel, Hotamış vb. gölleri, Aksaray, Sakarya-Karayayla, Sultansazlığı sulak alanları örneklerinde olduğu gibi doğaya bu tür müdahaleler o su havzalarının, başta yeraltı suları olmak üzere su kaynaklarını olumsuz etkilemiş, ayrıca taban suyunu* (*Dip not: Taban suyu”: Toprağın hemen altında bulunan ve tarımda verimlilik üzerinde belirleyici etkisi olan su kaynakları.) derine kaçırarak daha fazla sulama ihtiyacını ortaya çıkarmış, çoğu halde su kaynaklarının verimsiz kullanımına, sonuçta tuzlanmaya/ çoraklaşmaya** (**Dip not: Halk dilindeki adı “Çoraklaşma”,  bilimsel adı “Tuzlanma” olan, sulanan topraktan suyun buharlaşması sonucunda toprak yüzeyinde biriken mineral tuzlarının neden olduğu verimsizleşme.) yol açmıştı. Diğer taraftan özellikle Batı Anadolu ve Trakya’da ama giderek Türkiye’nin diğer yörelerine de yayılan bir biçimde, Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya, Büyük ve Küçük Menderes, Gediz  gibi akarsularımız ve Manyas, Ulubat, Sapanca gibi göllerimiz, başta evsel,  tarımsal ve sanayi atıkları olmak üzere her türlü kirleticiyle, büyük ölçüde kullanılamaz hale gelmişti. Kentleşme ve sanayide yanlış yer seçimi, akarsularımızı ve göllerimizi ciddi biçimde tehdit etmekteydi. İstanbul’a su veren barajlar, göller ve su havzaları, Ömerli Barajı, Sapanca Gölü;  Ankara-Mogan/Eymir gölleri, Konya-Beyşehir Gölü bunlara birkaç örnekti. Sulamada kullanılan, açık su kanalları, damlama yerine salma su ile sulama tekniklerinin su kaynaklarımızın büyük ölçüde yok olmasına neden olduğu da yine bir başka gerçekti. Beyşehir Gölünden alınan her 100 litre suyun, 70 litresi, Çumra ovasına varmadan buharlaşma nedeniyle yok oluyordu. Ürün seçimi ve ürün planlaması da diğer bir su israf kaynağı idi. Çok su kullanılarak yetiştirilen ürünler, diğer nedenler yanında, fiyat düşüşlerini önlemek için denize dökülüyor; kaçak çeltik üretimi için Bulgaristan’dan su satın alınıyor, gerekliliği çok kuşkulu pamuk üretimi için Salihli-Marmara Gölü’nün suyu insafsızca tüketiliyor, Menderes Deltası yok edilip, Bafa Gölü öldürülüyordu. Bu satırların yazıldığı 2016 yılında Büyük Menderes Deltasında pamuk üretimi, fiyat düşüklüğü nedeniyle hemen tümüyle terk edilmiştir. Terk edilmiştir ama Büyük Menderes Delta’sının ve Bafa Gölü’nün, doğal hallerinde iken büyük gelir getiren hayvancılığı, balıkçılığı ve diğer ekonomik etkinlikleri öldürüldükten sonra. Tarımda kullanılan gübrelerin niteliği ve miktarı, tarım ilaçlarının bilinçsiz kullanımı da belli başlı su kaynaklarımızı ciddi bir biçimde kirletiyordu. Mevcut su kaynaklarımızı tehlikeye düşüren bu uygulamalar su ile sıkı sıkıya bağlı hayvancılık ve balıkçılık yönünden de Türkiye’ye büyük zararlar vermekteydi. Nitekim Meriç, Sakarya, Menderes gibi nehirlere yapılan, kanala alma, azmakları kurutma, nehrin yatağını değiştirme gibi müdahaleler bu nehirlerimizde ve bunlara bağlı, denizler dâhil, ekosistemlerde balıkçılığın hemen hemen yok olmasına yol açmıştı. Yasal zorunluluk bulunmasına rağmen hiç bir barajımızda ve göletimizde balık merdiveni ve balık asansörü bulunmaması, balık kaynaklarımıza vurulan önemli darbelerden bir diğeriydi.Ormancılık ve orman politikalarımız Türkiye’yi giderek ağaçsızlaştırmakta, bu ise yıllık yağış miktarını, dolayısıyla su kaynaklarımızı olumsuz etkilemekteydi. Ağaç bulunmayan arazilerden kaynaklanan toprak erozyonu nedeniyle baraj ömürlerinin kısalması da ciddi bir sorundu. Yerleşim merkezlerimizin su dağıtım şebekelerindeki, bazı yerlerde % 40-70’lere; önemli bölümü sudan elde edilen elektrik enerjimizde, bağlaşımlı (enterkonnekte) sistemde alt yapı eksikliğinden ve eskiliğinden, ayrıca enerji tasarrufuna gereken özenin gösterilmemesinden kaynaklanan, % 17-70’lere vardığı belirtilen kaçaklar ve kayıplar, su kullanımındaki diğer olumsuzluklardı. 4  Türkiye'nin Ortadoğu'daki Su Stratejisi  Türkiye kendisi istemese de su konusunda dikkatleri her zaman üzerine çeken bir ülke olacaktı. Suriye’nin hatta İsrail-Suriye barışına ve Ortadoğu Barış Sürecine (OBS) su ile katkıda bulunmamızı isteyeceğinden kuşku duymadığım ABD gibi ülkelerin talepleri var diye Türkiye’nin su kaynaklarından vazgeçmesini düşünmek ise olanaksızdı. Her şeyden önce, Türkiye’nin kendisinin gelecek yıllarda ciddi bir su sorunu ile karşılaşması beklenmekteydi. Nitekim DSİ gibi uzman kuruluşlar, Orta ve Batı Anadolu’da daha şimdiden (1996) kuraklıktan söz etmekte ve bu bölgelerimize diğerlerinden, örneğin, Doğu ve Güneydoğu’dan su getirilmesi projeleri üzerinde çalışmaktaydılar. Hâlbuki kendi su kaynaklarını akılcı biçimce kullanan, hatta ormancılık, yeni sulak alanlar yaratma, böylece yeraltı ve yerüstü su kaynaklarını takviye politikalarıyla bu kaynaklarını artıran bir Türkiye, kendi ihtiyacından fazla olan suyu Ortadoğu ülkelerine aktararak ciddi ekonomik ve siyasi avantajlar sağlayabilirdi. Nitekim “Barış Suyu”, “Manavgat’tan Kıbrıs’a Su Pompalanması”* (* Dip not: Bu satırlar yazılırken gerçekleşmiş ancak bu defa da Kuzey Kıbrıs Cumhuriyeti’nde suyu kamu kuruluşunun mu yoksa özel şirketlerin mi dağıtacağı konusunda AKP Hükümeti ile KKTC arasında çıkan anlaşmazlık nedeniyle beklenen yararı henüz sağlayamamıştı.) gibi projeler böyle bir yaklaşımdan kaynaklanıyordu. Bu projelerin uygulamaya geçirilmesi hatta Fırat ve Dicle üzerinde inşa edilmiş ve edilecek barajlarda toplanacak suların bir bölümünün boru hatları ve/veya deniz taşımacılığı yöntemi ile Suriye ve Irak dışındaki Ortadoğu ülkelerine ulaştırılabilmesi, bize yalnız ekonomik getiri değil, Suriye ve Irak’a karşı diğer bölge ülkelerinin siyasi desteğini de sağlayabilirdi. Ayrıca, sonuçta kendilerinin de yararlanabileceğini gören bölge ülkelerinin veya bölge dışı ülkelerin, projelere parasal desteği de alınabilirdi.   Türkiye’ye bölgede böylesine ağırlık kazandıracak gelişmelerin ortaya çıkabilmesi için öncelikle su, tarım, orman, enerji ve sanayide-yerleşimde yer seçimi politikalarımızın vakit geçirmeksizin köklü bir biçimde gözden geçirilmesi gerekecekti. Bakanlığa ilettiğim bu görüşler aslında yaklaşık 35 yıl (1961-1996) Türkiye’nin kaderine ama özellikle su kaderine damgasını vurmuş olan Cumhurbaşkanı Demirel’in icraatının ciddi bir eleştirisi idi. Bakanlıktan sadece iki sözlü tepki aldım. Ortadoğu Genel Müdür Yardımcısı Osman Korutürk (Şimdi o da emekli bir büyükelçi), telgrafım üzerine bazı yeni, ciddi çalışmaların başlatılmasının öngörüldüğünü bana iletti. Genel Müdür Gün Gür ise sadece telgrafı uzun bulduğunu söyledi! İnsan konuyu bilince söyleyecek veya yazacak çok lafı oluyor ki ne kadar kısaltırsa kısaltsın, telgraf biraz uzun oluyor. Aylar sonra bir diğer tepki, çok sevdiğim bir sınıf arkadaşım-meslektaşım, şimdi rahmetli olmuş Doğan Sencer’den geldi. Doğan Bakanlıkta “müşavir” olarak su işine bakıyordu. Telgrafıma çok alınmıştı. Benim “çevrecilik” yaptığımı düşünüyordu. Belki o öyle düşünüyordu ama Ortadoğu’nun su sorunu dünyanın öteki ucundaki ülkelerin bile gündemindeydi. Bunlardan birisi de, OBS Çoklu Görüşmelerinde, Su ve Çevre Grubu çalışmalarına katılan Japonya idi.           (Sürecek) 1    
Yorumlarınızı Bizimle Paylaşın

Sadece üyelerimiz yorum yapabilir, hemen ücretsiz üye olmak için Tıklayın

(E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır)
Yorumu Gönder
Henüz Yorum Yapılmamış