STRATEJİK BİR GÜÇ OLARAK KIBRIS’TA SU VE KKTC SU TEMİN PROJESİ

Prof. Dr. Ulvi Keser
KAÜ Siyasal Bilimleri  Fakültesi Dekanı

Kıbrıs adasında suyun ne anlama geldiğini anlamak için öncelikle bölgenin ve hemen ardından da Kıbrıs’ın stratejik pozisyonuna bakmak gerekir. Böyle bir değerlendirme yapmadan Türkiye’den KKTC’ye götürülen suyu konuşmak ve değerlendirmelerde bulunmak yanlış ve eksik olacaktır. 17. yüzyıldan itibaren başta Fransa, almanya ve İngiltere olmak üzere Batı dünyasının başat ve emperyal güçleri Avrupa’nın göbeğinden başlayarak doğuya uzanan bir hatta kendilerine bir menfaat planlaması yapmışlardır. Berlin’den başlayarak Belgrad-Bosfor (yani Türkiye), Bağdat-Bombay hattı olarak 5/B şeklinde adlandırılan bu hat dünyanın kaynayan kazanı Balkanlar, Türkiye, Akdeniz ve Ortadoğu’yu içine alarak uzakdoğuya uzanmaktadır. İngiltere’nin menfaat hattı ise aynı güzergahtan geçip Bağdat üzerinden Bakü’ye, yani Avrasya coğrafyasına yönelmektedir. Adı ne olursa olsun bütün bu hatlar ülkemizin de bulunduğu coğrafyada istikrarsızlık ve kaosun hüküm sürdüğü, güvensizliğin ana özellik olduğu bir bölge olarak karşımıza çıkmaktadır. Durum böyle olunca Balkanlardan başlayıp Akdeniz’e uzanan ve Kıbrıs adasının tam orta yerinden geçip Ortadoğu’ya gelen hat ne yazık ki dün ve bugün olduğu üzere yarın da karmaşa, düzensizlik, istikrar ve terör bağlamında cadı kazanı olmaya devam edecektir. Burada bahsedilmesi gereken önemli bir nokta ise 1878 yılında Osmanlı İmparatorluğu tarafından İngiltere’ye kiralandığı söylenen Kıbrıs adasının durumudur. Maalesef tarih kitaplarımız hala daha bu kiralamadan bahsetmekte; ancak “üzerinde güneş batmayan ülke” İngiltere’nin bu kadar güçlü ve donanımlı olduğu bir dönemde, hem de Avustralya’dan yeni Zelanda’ya, kanada’dan Hindistan ve Pakistan’a kadar uzanan muazzam bir coğrafyaya sahipken neden 9.000 kilometrekarelik avuç içi kadar Kıbrıs adasını kiralamak istediği sorusuna cevap vermemektedir.
Bizim tarihimize “93 Harbi” olarak giren Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Osmanlı İmparatorluğu’nun artık desteklenmesinin mümkün olmadığını, Rusya karşısında muzaffer olmalarının güç olduğunu ve İngiltere’nin haklarını bu şekilde savunmanın zor ve riskli olduğunu gören İngiltere Balkanlardan başlayıp Karadeniz’den geçen ve bugünkü Azerbaycan’a uzanan kuzeydeki savunma ve güvenlik hattını strateji değiştirerek güneye, yani Akdeniz’e çekmiş, böylece Ortadoğu coğrafyasına yakın ve en kaba şekliyle bizim iskenderun Körfezi’nden başlayıp Cebelitarık Boğazı’na uzanan ve Kıbrıs adasını da ikiye bölen hattı yeni savunma ve güvenlik hattı olarak belirlemiştir. Bu savunma ve güvenlik hattı bugün de geçerliliğini korumakta ve Avrupa’nın da güney sınırını oluşturmaktadır. Bu bağlamda coğrafi olarak Türkiye’nin bir Avrupa ülkesi olup olmadığı sorusu da bizzat batılıların taktikleri resmiyet kazanmış olmaktadır. Bu noktada bahsedilmesi gereken bir başka husus ise daha 1904 yılında “Ortadoğu” ifadesini ilk defa kullanan Amerikalı deniz stratejisti Alfred Thayer Mahan’ın bugün savaşların hüküm sürdüğü bölgede işaret ettiği noktanın yerel çatışmalarla sınırlı kalmamasıdır. Mahan’ın da belirttiği üzere bölgede ortaya çıkacak herhangi bir çatışma tsunami etkisiyle daha dış sınırlara ulaşmakta, bu daha büyük bir sinerji yaratarak üçüncü halkayla sorunu uluslararasuı hale getirmektedir. Bugün İran, Irak, Suriye, Filistin merkezli sorunlarda yaşananlar tam da budur ve neredeyse bütün dünyayı askeri, stratejik, ekonomik ve güvenlik bağlamında derinden sarsmaktadır.
Burada sorulması gereken son derece önemli ve hassas soru ise “Vatan neresidir?” sorusu olmalıdır. Bizlere yıllarca okulda, ailede, öğretmenimiz, annemiz veya babamız vatanı hep kara sınırlarıyla gösterdiler ve öğrettiler. Oysa bir de “Mavi Vatan” kavramı vardır ki o da denizler ve hava sınırlarımızı gösterir. Bugüne kadar unuttuğumuz veya atladığımız bir husus da budur. Ülkenin sınırları kara, yani toprakla sınırlı değildir. Bu somut gerçeği Kıbrıs adası için hatırlayacak olurrsak hava ve deniz olgusunun önemi de bir kere daha ortaya çıkar. Bu noktada Kıbrıs adasını ilgilendiren önemli bir nokta da son günlerde sıkça duyduğumuz “Münhasır Ekonomik Bölge” kavramıdır. Genel olarak deniz hukuku ve ülkeler arası temayüllere göre bir ülkenin egemenlik haklarının bulunduğu, deniz ve deniz altı kaynaklarından istifade ettiği bu alan 200 kilometredir. Burada hassas nokta ise Yunanistan ile Mısır arasında bu şekilde bir MEB anlaşmasının yapılmaya çalışılmasıdır.
Bugün Doğu Akdeniz’de Mısır-Türkiye hattının genişliğinin 396 kilometre olduğu göz önüne alınacak olursa Yunanistan-Mısır anlaşmasıyla bölgenin tamamı işgal altına alınmış, Türkiye içinse sadece antalya Körfezi’nde küçük tonajlı gemiler için küçük bir bölge kalmış olacaktır. Böylece Türkiye kabotaj haklarının çok gerisinde, uluslararası sulara açılma veya kendi egemenlik bölgesinde deniz gücüyle seyir halinde olma gibi pek çok haklardan da mahrum kalacaktır. Kıbrıs adasını bir de bu açıdan görmekte fayda vardır. KKTC Su Temin Projesi ve suyun Kıbrıslı Türkler ve Türkiye açısından ne anlama geldiğini görmek için hatırlamamız gereken bri başka unsur ise adadaki egemen unsurlardır. Bugün dünyanın en kalabalık ülkesi olan Çin’de 1.5 milyar nüfus ve egemenliği gösteren sadece bir bayrak vardır. Dünyanın jandarması ABD’de Texas eyaleti hariç tutulacak olursa sadece bir bayrak söz konusudur. Avrupa Birliği İngiltere’de ise tıpkı Almanya ve Fransa’da olduğu üzere AB bayrağı da dahil iki bayrak söz konusudur. Peki bu soruyu Kıbrıs adası için soracak olursak karşımıza kaç bayrak ve kaç egemen güç çıkar acaba? 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin garantör devletleri olarak Türkiye, İngiltere ve Yunanistan, ayrıca Kıbrıs Cumhuriyeti olduğu iddiasındaki Rumların egemen bayrakları, ayrıca KKTC bayrağı, 2004’den bu yana AB’ye haksız, tek yanlı ve hukuk dışı olarak alınan Rumlarla ilgikli olarak AB bayrağı ve son olarak 1964 Mart ayından bu yana adada dalgalanan BM Barış Gücü ve egemen bayrağı. Kısacası şu anda adada halen 7 egemen güç ve onların bayrakları dalgalanmaktadır.
Sadece bu bile Doğu Akdeniz’de durumun ne kadar karmaşık ve güç mücadelesine dayandığını göstermeye yeter cinsten. Ayrıca mart 1964 tarihinden bu yana BM Barış Gücü bünyesinde Hindistan, Pakistan, Nepal, Arjantin, Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Finlandiya, Hollanda, Danimarka gibi çok farklı ve dünyanın dört bir yanından ülkelerin görev yaptığını da eklemek gerekir. Ayrıca bugün dünyada ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere ve Japonya’nın uçak gemileri açık denizlerde seyretmektedir. Ortalama 300 savaş uçağı, bindirilmiş (savaşa hazır) teçhizat, ortalama 6.000 personel ve yaklaşık 24 katlı bu yüzen devler o ülkelerin savaş gücünü inanılmaz ölçüde katlamaktadır. Bugün japonya hariç diğer ülkelerin uçak gemileri Doğu Akdeniz’de ve Kıbrıs adası etrafında seyir halindedir. Fransa’nın Charles d’Gaulle uçak gemisi bakım-onarım için Toulusse’a gitmesi haricinde neredeyse bütün yıl güneyde Zigi köyü açıklarındadır. Buraya ABD’nin 6. Filosu ile NATO çerçevesinde Doğu Akdeniz’de seyir halinde olan STANAVFORMED (Standing Navy for Mediterranean) ile Rusya’nın Amiral Krusçev Donanması da ayrıca eklenmelidir. Burada soru bu kadar muazzam bir askeri gücün Doğu Akdeniz ve Kıbrıs etrafında ne yaptığıdır. Bütün bunlara İngiltere’nin 1960 yılında vazgeçtiği Kıbrıs adasında elinden çıkarmadığı ve özellikle ABD’yle müşterek kullandığı Agrotur ve Dikelya egemen askeri üs bölgelerini de eklemek gerekir.
Kendine ait kanunları, kuralları ve yönetimi bulunan bu üs bölgelerine AB üyesi olarak İngiltere çerçevesinde herhangi bir ülkenin müdahil olması söz konusu değildir. Neredeyse 3-5 sayfalık bir anlaşmayla Kıbrıs Cumhuriyeti kurulurken İngiltere bu üs bölgelerini garanti altına alan anlaşmayı kılı kırk yararak hazırlamış ve kuruluş anlaşmasından belki de 10 kat daha kapsamlı bir anlaşmayı taraflara imzalatmıştır. Bu üsler İngiltere ve ABD yanında müttefikleri ve zaman zaman da NATO operasyonları çerçevesinde Akdeniz, ortadoğu ve Uzakdoğu coğrafyasında askeri operasyonlara yönelik atlama tahtası, ara istasyon ve lojistik depolama alanı olarak kullanılmaktadır. Lübnan’da UNIFIL, Afganistan’da ISAF operasyonu, Arap baharı çerçevesinde Libya’ya yönelik hava saldırısı ve diğerleri bu anlamda değerlendirilmelidir. Bu üslerde nükleer başlıklı silahlar bulunduğu da göz önünde tutulmalıdır. Üslerin bir diğer misyonu ise bölge coğrafyasıyla ilgili keşif ve istihbarat çalışmalarının yapıldığı dinleme istasyonları olmasıdır. Bütün bunlara ilaveten dünyanın telekulağı olarak bilinen Echelon sisteminin ana merkezi, ayrıca Cape Greco, Olimpos Dağı, Trodos dağı dinleme istasyonu, sinyal istihbaratı ve iletişim istihbaratı ile sanayi casusluğu (espiyonaj) faaliyetleri Amerikan ve İngiliz istihbarat birimleri tarafından Kıbrıs’tan yönetilmektedir.
Bütün bu durum değerlendirmesi sonrasında şimdi de Kıbrıs adasına bir göz atmakta fayda vardır. Birinci Dünya Savaşı sürecinde Kıbrıs adasını özellikle Ortadoğu coğrafyasına yönelik bir ara istasyon olarak kullanan İngiltere’nin en büyük derdi adadaki sivrisinekler olur. Bu sorunu ortadan kaldırmak için bulunan çözüm ise bataklık alanlara okaliptüs ağacı dikmektir ve bunun için de adada esir tutulan Türk askerlerinden istifade edilir. Bataklıklar kurumaya başlamış, sivrisinek de azalmıştır; ancak muazzam bir su tüketici olan okaliptüs ağaçları adanın özellikle Mağusa, Lefkoşa ve Mesarya ovalarında su kaynaklarını tamamen tüketir ve son 100 yıla Kıbrıs adası su fakiri olarak girer. Bugün adanın su kaynakları açısından en zengin bölgesi Güney Kıbrıs Rum Yönetimi sınırları içinde kalan Trodos bölgesi ile KKTC’de Güzelyurt ve Lefke taraflarıdır; ancak yanlış tarım politikaları ve hatalı tarımcılık nedeniyle KKTC’de bu su kaynakları da ihtiyacı karşılamamaktadır. Bugün artan nüfus, tarım ve içme suyu yanında turizm sektörü de göz önüne alınacak olursa KKTC’nin acilen suya ihtiyacı vardır.
Kıbrıs adasına Türkiye’den su götürülmesi projesi esasında daha 1950’li yıllarda ve ada henüz bir İngiliz sömürgesiyken sesli olarak düşünülmeye başlanmış; ancak İngiltere’nin kurnaz ve hassas siyaseti yanında Türkiye’ye yönelik stratejisi de göz önüne alınarak bu durumun yaratacağı psikolojik algı nedeniyle bu durum ötelenmiş ve tam anlamıyla sumen altı edilmiştir. 2000’li yıllardaki Rum algısı ile İngiliz yaklaşımı arasında bu bağlamda muazzam bir paralellik söz konusudur. Adaya şu veya bu şekilde su getirilmesinin Kıbrıs ile Türkiye’nin fiilen birbirine bağlanması ve adanın her daim bir Türk adası olduğu düşüncesinin perçinlenmesi olarak anlaşılmasından çekinen ve bu duruma kuvvetle itiraz eden anlayış bugün de aynı düşünceden uzaklaşmış değildir.
Burada adaya su getirme/su götürme projesinin tarihçesinden de biraz bahsetmek gerekir. Kıbrıs adasına Türkiye’den ve adaya en yakın nokta olan Anamur’dan su götürme konusunda ilk düşünce 1959 yılında BM adına Kıbrıs’a gelen ve adada bir dizi incdelemelerde bulunan Dr. Thorpe başkanlığındaki bir heyetin rapor sonrasında şekillenmeye başlanmıştır. Bu rapor ve “adanın su menbalarının zayıflığı ve kurak senelerde daha da zayıflayacağı cihetle bu hayati önemi haiz olan problemin halli hususunda en ehven fiyatla Kıbrıs’a suyun Türkiye’den nakledilebileceği hususu” değerlendirilmiş ve bu düşünce BM’de de tartışılmaya başlanmıştır. Ancak adada İngiliz yönetiminin devam ettiği 1960 yılına kadar buna en sert tepkiyi gösteren Kıbrıslı Rumlar ve Michael Mouskos, yani Makarios III olmuştur. 16 Ağustos 1960 tarihinde Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantörlüğünde kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı olan Makarios III’ün daha iktidara gelmeden önce bu projeye karşı çıkması ve Türkiye’yi Kıbrıs konusundan uzak tutmaya çalışması şüphesiz yaptıkları ve Türklere bakış açısı göz önüne alındığında manidardır ve anlaşılabilir. 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti sürecinde de bu konu karma Bakanlar Kurulu önüne getirilmiş; ancak Rumların oy çokluğu ve Makarios baskısıyla yürürlüğe girmesi engellenmiştir. Adayı bir Yunan adası yapma gayretindeki makarios ve dönemin İçişleri Bakanı Polikarpos Yorgacis’in 1 Nisan 1955 sonrası EOKA kanlı terör örgütü, 1960 sonrasında da Yorgacis’e bağlı Akrtitas örgütü vasıtasıyla adada Kıbrıslı Türklere uyguladığı baskı ve zulüm ise tarih sayfalarında yerini almış gerçeklerdir;
“…Hayati öneme haiz bu problemin halledilmesi yönünde Rum liderkliği hiç bir gayret sarf etmemiş ve kendi Rum vatandaşlarını dahi uydurma projelerle uyutmuştur. Nitekim BM’nin bu projesine eğilecek yerde deniz suyunu damıtma projesine öncelik vermiş; ancak bu projenin haddinden fazla pahalı olduğuna dikkat etmemiştir. Makarios bu kararı alırken Türkleri hiç bir zaman kaale almadığı gibi kendi soydaşlarının aleyhine de çalışmış olduğu da açıktır. Bu hayati önemi haiz sorunun hallinde konu müşterek bir proje olarak ele alınmak suretiyle adanın ekonomik, sosyal ve istikbalinin garanti altına alınması bakımından politik çıkarlar dışında bir düşünce ile hareket edilmesi gerekmektedir.
Kurak yıllarda ada sekenesinin (türk-Rum) hiçbirinin zararlı olmamasına çalışılması, keza Türkiye’den su getirilme projesinin uygulanması ile adada yaşayan iki toplumun münasebetlerinin de düzelmiş olacağı ve ahenkle ahenkle adanın sahipleri olarak yaşayacakları, hayati sorunun halli ile her bakımdan Rumların istifadelerinin Türklerden daha büyük olacağı, endüstri ve turizmin gelişmesinde ve devamında en büyük unsur olan suyun esikliğinin Rum yatırım sahiplerini çok müşkül duruma düşüreceği açıktır. Rum yönetiminin su konusunda ada dahilinde yaratmakta olduğu diskriminasyon (ayrımcılık) tamamen Türkleri susuzluğa terk etmek istemesinden ileri gelmektedir; ancak bunu uygulaması ile de bir netice elde edemeyecektir. Çünkü kuraks enelerde adanın su ihtiyacı bizlerden fazla onları zararlı edecektir…”

1950’lerde başlayan bu proje 1963 yılından itibaren bir kere daha ve çok ciddi boyutlarda gündeme gelmiştir. Türkiye’den ve Anamur’dan Akdeniz’e dökülen Dragon Çayı (Anamurluların deyişiyle Goca Çay)’ından Kıbrıs adasına su getirme projesini dillendirmeye başlayan ve hazırladığı stratejik projeyi “Çok Gizli” damgasıyla Genelkurmay Başkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’na ulaştıran kişi o dönem Kıbrıs’ta Kıbrıslı Türklerin can, mal ve namus güvenliğini sağlamak üzere Bayraktar olarak ve Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) Bozkurt’u göreviyle Kemal Coşkun ismini kullanarak görev yapan Kur. Alb. Kenan Çoygun’dur. Su yanında adaya elektrik de götürülmesi yönündeki projenin ekonomik değeri yanında şüphesiz stratejik bir önemi de vardır ve psikolojik algı operasyonu bağlamında Türkiye-Kıbrıslı Türkler birliğinin pekiştirilmesi anlamına gelmektedir. TMT Bayraktarı olarak adada göreve başlamadan önce de uzun soluklu istihbarat çalışmaları yapan Kenan Çoygun elektrik ve su yanında sosyal, ekonomik ve kültürel hayatın da devam ettirilmesi yönünde ciddi adımlar atmış, rehabilitasyon uygulamalarıyla şehit aileleri ve çocukları yanında fakir ailelere, evsizlere yardım eli uzatmış, çadır kentlerde yaşayanlara prefabrik evler yapılması için düğmeye basmış, anavatan-yavruvatan birlikteliğini göstermek amacıyla Türkiye’den Yıldız Kenter-Müşfik Kenter’den Haldun Dormen’e Türkan Şoray’dan Ediz Hun ve Cüneyt Arkın’a kadar çeşitli tiyatro sanatçıları ve artistleri aday getirmiştir. 1963 sonrasında ele alınan en ciddi proje ise Anamur’dan su getirme projesi olmuştur;
“…Rum gazetelerinin Türk düşmanlığı ile hareket ederek Suriye’den Kıbrıs’a su nakledilmesini ortaya atmaları konusunda suyun Suriye’den olsun veya Türkiye’den olsun nakledilmesinin önemi yoktur; ancak Makarios’un yayın organı Filelefteros bunu ortaya atmakla yine siyasi bir yatırım peşinde olduğu aşikardır. Makarios da bilmektedir ki Suriye’den buraya su nakledilmesi Türkiye’den daha uygun değildir. Kaldı ki mali bakımdan daha da büyük külfettir. Suriye mesafe bakımından daha da uzaktır. Suriye Türkiye’nin güney sahillerindeki imkanlara sahip değildir. Suriye’ye de su Türkiye’den Fırat Nehri vasıtasıyla gitmektedir. Halbuki Türkiye’den Kıbrıs’a su getirilmesi adanın bir yerinden diğer bir bölgesine su götürülmesindeki mükellefiyetlerden daha fazla mali bir külfet gerektirmemektedir. Nitekim Dr. Thorpe da Gaziveren’den Lefkoşa’ya nakledilen suyun Türkiye’den nakledilecek sudan daha pahalıya mal olacağını raporunda açıkça kaydetmiştir…”

Kıbrıs Türklerinin bütün sağduyulu yaklaşımlarına rağmen Makarios adaya Türkiye’den gelecek suya kesinlikle karşı çıkmış, sabote etmiş ve Türkiye ile Kıbrıs Türkleri arasındaki prikolojik bağın güçlenmesini önlemeye çalışmış ve Türkiye’yi meseleden uzak tutmaya gayret göstermiştir. Durum böyle olunca da ne var ki 21 Aralık 1963 tarihinde Kıbrıs tarihine Kanlı Noel olarak geçen Rum saldırılarının başlamasının ardından bu projenin fiiliyata geçirilmesi mümkün olmayacaktır. Adaya su götürme projesi 1990’lı yıllarda fiilen bir kere daha başlatılmış ve “KKTC Su Temin Projesi” adı altında ve dünya tarihinde ilk defa olarak bu kadar muazzam bir proje hayata geçirilmiştir.
Bu proje öncesinde Kıbrıs Türklerine farklı şekillerde su götürülmesi de gündeme gelmiştir. Önce tankerler vasıtasıyla Anamur (Dragon) Çayı ve Fethiye ve Manavgat Çayı üzerinden adaya su taşınması söz konusu olmuş, maliyetinin yüksek ve taşınan suyun azlığı değerlendirilerek bundan vazgeçilmiştir. Buna göre saatte ortalama 13 mil sürat yapabilen bir tanker 155 deniz mili mesafedeki managat-Güzelyurt hattını suyun Manavgat’tan alınması, adaya nakledilmesi, suyun tahliye edilmesi ve geri dönüş bağlamında yaklaşık 50 saatte yapabilecektir. Senelik 152 sefer yapması planlanan ortalama bir tankerin su kapasitesi ise 165.000 ton olacaktır ve konuyla ilgili olarak hazırlanan ekspertiz raporlarında böyle bir projenin maliyeti dönem itibarıyla 152 milyon dolar olarak belirlenmiş ve bu projeden başlanmadan vazgeçilmiştir.
İkinci olarak gündeme gelense özellikle baltık ve İskandinav ülkelerinde halen uygulanmakta olan balonla su taşımacılığıdır. Bu maksatla Mersin Aydıncık (Gilindire) yakınlarındaki Soğuksu bölgesinde suyun Akdeniz’e döküldüğü alanda yaklaşık 14 saatte doldurulabilen balonlarla su taşımacılığı için altyapı hazırlanmış; ancak bu da başarılı bir sonuç vermemiştir. Deneme seferi nedeniyle düzenlenen törende konuşan dönemin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Cumhur Ersümer dünyada bir ilki gerçekleştirdiklerini, su sıkıntısı çeken KKTC’ye Soğuksu’dan gönderilecek suyun metreküpünün 55 sente malolacağını ve bunun hibe şeklinde gerçekleştirileceğini belirtir. Akdeniz’e akan ihtiyaç fazlası ve işlenebilecek kalitedeki suların ihtiyaç duyulan yerleşim birimleri ve isteyen ülkelere verilmesini hedeflediklerini anlatan Ersümer bu konuda ülke ayrımı yapmayacaklarını, isteyen herkese su verilebileceğini de sözlerine ekler. Bu bağlamda 15 Temmuz 1998 tarihinde başlayan balonla su taşımacılığı işi Norveçli Nordic Water Supply firması ile Antalya’da bulunan Akdeniz Su Dağıtım (Mediterranean Water Supply) Ticaret A.Ş’nin ortaklığı ile yapılmaya başlanmıştır. Açılışını “KKTC’ye dokunan Türkiye’ye dokunur. Bu sözün devamı da var, dersini alır.” diyen Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’le Türkiye’ye “Su gibi aziz ol anavatanım.” diyen KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş’ın yaptığı proje o gün de “Barış Suyu” olarak adlandırılmıştır.
Türkiye’nin garantör ülke olduğu taşıma işlemleri için işveren konumundaki KKTC İçişleri ve Köyişleri Bakanlığı her metreküp için yaklaşık 50 cent ücret ödemiştir. Adaya taşınan suy Soğuksu’da hemen deniz kenarından yüzeye çıkan bir kaynaktan sağlanmış, yapılan ölçümlerde kaynağın debisinin saatte 1.121 metreküp olduğu tesbit edilmiştir. Bu su kaynağından Aydıncık (Gilindire) yanında KKTC’nin içme suyu ihtiyacının % 60’ının karşılanması planlanmış, suyun Türk içme suları standartları ve Dünya Sağlık Örgütü’nce önerilen özelliklerde olduğu da anlaşılmıştır. Soğuksu bölgesinde suyun kaynaktan yüklenebilmesi amacıyla bir pompa istasyonu kurulmuş, bu pompa istasyonu vasıtasıyla alınan su 930 metrelik deniz içi taşıma hattı ile denizdeki yükleme platformuna ulaştırılmış ve buradan da özel bir sistemle balonlara doldurulmaya başlanmıştır. KKTC’de Yeşilyurt Kumköy bölgesinde de aynı kapasitede bir tahliye istasyonu kurulmuştur. Adaya getirilen su burada kıyıdan 2.050 metre içerideki depoya özel borularla gönderilmiş ve ardından içme suyu şebekesine verilmesi planlanmıştır. Bu nakil faaliyeti için toplam 95.000 metreküp kapasiteli 3 ayrı balon kullanılmıştır; ancak balonlardan ikisinin patlaması, taşıma sorunu ve nakledilen suyun hacmi dikkate alınarak bu projeden vazgeçilmiştir.
Son olarak müracaat edilen yol ise denizaltı hattıyla su taşımacılığı olmuştur. Toplam olarak 107 kilometrelik su nakli anlamına gelen proje kapsamında Anamur’da Dragon Çayı üzerine bir baraj inşa edilmiş, bu arada Akine, Ormancık ve Bahşiş isimli genellikle Anamur Yörüklerinin yaşadığı üç köy kamulaştırılmış ve ardından sular altında kalmıştır. Bugün burada toplanan su KKTC’ye gönderilen suyun depolandığı ve temeli 7 Mart 2011 tarihinde atılıp 7 Mart 2014 tarihinde yapımı tamamlanan kaya dolgu, 99 metre yüksekliğe ve 130 milyon metreküp su depolama hacmine sahip Alaköprü (Dragon) Barajı olarak bilinmektedir. Alaköprü’nün Selçuklu döneminden kalan ve halen kullanılan en eski köprü olduğunu da burada belirtmekte fayda var.
Bu barajdan su dengeleme istasyonunun inşa edildiği Anemurium antik kentine kadar toplam 23 kilometrelik kara nakli gerçekleştirilmiş, projenin 80 kilometrelik kısmı ise dünyada ilk defa Anemurium’dan başlayarak deniz altına yerleştirilen her biri 500 metre uzunluğundaki özel borularla adaya nakledilmiş ve buradaki toplam 4 kilometrelik nakil borularıyla da Geçitköy Barajı’nda su toplanmaya başlanmıştır. Borulardan 133’ü deniz yüzeyinden yaklaşık 250 metre aşağıda sabit askılara alınmıştır. Söz konusu bu borular Mersn’in Taşucu ilçesinde bulunan eski SEKA kağıt fabrikasına ait kapalı alanda özel olarak inşa edilmiş ve gemilerle monte edilecekleri yerlere yekpare olarak taşınmışlardır. Denize döşenen bu borular deniz üzerindeki özel gemiler vasıtasıyla birleştirilmiş ve daha sonra deniz suyuyla doldurularak monte edilecekleri noktada suyun dibine batırılmışlardır. Deniz geçiş isale hattı ve boruların döşenmesi ise 6 Ağustos 2015 tarihinde tamamlanmıştır. Böylece proje Alaköprü Barajı, Türkiye tarafı kara yapıları, deniz geçişi isale hattı, KKTC tarafı kara yapıları, Geçitköy Barajı, İleri içme suyu arıtma tesisi ve KKTC dağıtım hatları olmak üzere toplam 7 ana hattan meydana gelmektedir. Her yıl Dragon Çayı’ndan KKTC’ye aktarılan 75 milyon metreküp suyun yaklaşık %51’lik kısmı, yani 38 milyon metreküpü içme suyu, %49’u, yani 37 milyon metreküplük kısmı ise tarım amaçlı olarak kullanılacaktır. Dr. Derviş Eroğlu’nun cumhurbaşkanlığı döneminde ve onun doğum gününde açılması planlanan su ne yazık ki beklenilen tarihte akmaya başlamamıştır. Bu noktada karşımıza Kıbrıs’ta hemen herkesin bildiği “Evkaf’ın su meselesi” çıkmıştır. Kıbrıs’ta İngiliz döneminin son günlerinde suyun idaresi Evkaf’ta, yani bugünkü Vakıflar İdaresi’ndeyken bunun belediyelere devri söz konusu olur; ancak kısır ve incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerden bu bir türlü gerçekleşmez ve neredeyse 30 yıl geçmesine rağmen sorun hala masadadır. Kıbrıs’ta çözümlenmemiş veya gereksiz uzamış konular için o günden bu yana bu yakıştırma yapılmaktadır. Burada biraz durmakta fayda vardır. Sıradan vatandaş ise suyun bir an evvel evine, tarlasına gelmesini beklemektedir. Tam da bu noktada çaydan geçip derede boğulma söz konusudur. Yaratılan inanılmaz dezenformasyonla su adaya gelmesine rağmen Türkiye’nin KKTC yönetimine ve Kıbrıs Türklerine kızdığı için yardımları kestiği gibi suyu da kestiği ortaya atılmıştır. Hemen ardından suya baraj gölü altında kalan köylerden atık ve kirli su karıştığı iddia edilmiştir. Son aşamada ise suyun yönetilmesi ve işletilmesi konusu gerek anavatanda ve gerekse yavrusunda iç siyaset ve tribüne oynama konusu yapılmış, müzakere masasında elimizi güçlendirecek bu kadar önemli bir koz yok yere heba edilmiştir. Belediyelerin oluşturduğu bir yönetim suyun idaresine talip olurken adadaki belediyelerin yerel yönetim bağlamındaki kısıtlı güçleri v yaptıkları/yapamadıkları da suyu nasıl yönetecekleri konusunda kafalarda soru işareti yaratmıştır.
Dönemin KKTC Maliye Bakanı Birikim Özgür’ün Türkiye’siz ödemelerin yapılamayacağı açıklamasının adından hükümetin ana ortağı CTP’de aykırı sesler çıkmış, Türkiye’ye su konusunda görüşmeler yapmak üzere Başbakan değil, parti başkanı gelmiştir. Ardından yaşanılan karşılıklı restleşmeler sonucunda su ihtiyaç sahibine hala verilmezken bu görüntü uluslararası arenada elimizi daha da zayıflatmıştır. Son olarak KKTC başbakanının Ankara ziyareti sonrasında anlaşmaya varıldığı ve ortak metine imza atıldığı söylenmesine rağmen 40’ı aşkın sivil toplum örgütünün oluşturduğu Su Platformu ise suyun kullanılması yönünde tekelleşmenin ortaya çıkacağı iddiasıyla şiddetli tepki göstermektedir. Kıbrıs adasının bulunduğu Doğu Akdeniz coğrafyasında iki defa ve su eksenli, savaş çıktığı, KKTC’yi fiili olarak sadece Türkiye Cumhuriyeti devletinin tanıdığı ve gerek müzakere masasında ve gerekse uzun ve orta vadede stratejik bir güç olarak siyasi, diplomatik, askeri ve ekonomik eksende bizlere altın tepside sunulan bu avantajın hala belirsizliklerle dolu olması, su konusunda farklı senaryolar kuran devletlerin bu ilgilerini açıkça ortaya koyması da hatırlanacak olursa nemalanma, kişisel ikbal ve tribünlere oynama yerine her türlü partiler ve siyaset üstü bu ulusal güce biran evvel hak ettiği değeri vermekte fayda vardır.
Kıbrıs Türkleri anavatan Türkiye’nin desteğiyle verdiği mücadeleyi 1974 yılında taçlandırmış ve önce KTFD, ardından 15 Kasım 1983 tarihinde de KKTC’yi tesis etmiştir. Sadece Türkiye’nin tanıdığı, 1963’de başlayan ve 1974 sonrasında daha da ağırlaşan bir tecrit, izolasyon ve ambargo sürecinin yaşandığı ülkede bugün Rumlarla devam etmekte olan müzakere sürecinde elimizi güçlendiren somut tek gücümüz burada izah edilmeye çalışılan “Barış Suyu” olacaktır. Gerek müzakerelerde ve gerekse daha sonraki süreçte akılcı kullanılması halinde stratejik olarak son derece güçlü bir silah olan su bugüne kadar iki defa su eksenli savaşın çıktığı Ortadoğu coğrafyasında yadsınamaz bir güçtür. Türkiye’yle irtibat bağlamında sağladığı psikolojik moral-motivasyon ise her şeyin üstündedir. Bugün ada etrafında olduğu ileri sürülen hidrokarbon ve petrol yatakları geleceğe yönelik ve farazi kazançlardır; ancak su somuttur ve artık Geçitköy Barajı’nda toplanıp dağıtılmaya da başlanmıştır. Rumlarla ortak akılda uzlaşılsın ya da uzlaşılmasın bu gücün değeri bilinmeli ve adımlar ona göre atılmalıdır.


  • gplus
  • pinterest

Yazar

Prof Dr. Ulvi Keser

Prof.Dr.Ulvi KESER
Ulvi Keser, being the son of a Turkish Cypriot family, was born in Anamur. Having completed his education successively at Atatürk, Gazi and Dokuz Eylül University, he prepared his doctorate thesis named “1955–1963 Underground Activities in Cyprus and Turkish Resistance Organization. His field of study, interest, and expertise is thoroughly Cyprus, Mediterranean and Greece. He has 16 books published and 17 books edited and prepared by him so far as well as a good many articles and researches published and presented in Turkey and abroad. Ulvi Keser making researches upon Taurus Nomads as well has a second to none archive and collection of “Turkish Cypriot National Struggle, Turkish Cypriot Postal History, Greek Cypriot Propaganda in Philately, UNFICYP Activities in Cyprus, Military Post and Military Activities in Cyprus, Atatürk, Censor in Ottoman and Republican Period, UN and NATO Missions.” with lots of national and international rewards in the exhibitions and the competitions. Ulvi Keser has also the badge of International PADI Medic First Aid, Wreck Diver, and Underwater Photographer. Ulvi Keser is currently the Director of Girne American Unişversity Cyprus Research Center (GAU-KAM), and Dean of Faculty of Management and Economics. Married Mrs. Nuran Keser, Ulvi Keser has two daughters named Hazel and Asporça Melis.

Leave a comment