Kapıdaki Gıda Krizi: Türkiye’nin Yumuşak Karnı

Sezai Ozan Zeybek*  kaleme aldığı yazısında, kuraklığın ve gıda fiyatlarının son yıllardaki seyrini anlatıyor, olası gıda krizini yaşamamak için yapılması gerekenleri sıralıyor.

 Türkiye’de bir süredir işler yolunda gitmiyor, malum. Hakkında iddianame dahi olmayan insanlar aylarını hapiste geçirdi, muhalefet sindirildi, yüz binlerce insan haklarında somut bir delil olmadan işini ve sosyal haklarını kaybetti. Türkiye, bir başka ülkenin iç savaşa sürüklenmesinde rol oynadı; sonra da oradaki savaşa bizzat dahil oldu.

Yaşananların hızı ve yakıcılığı, başka meseleler hakkında konuşmayı neredeyse imkânsız kılıyor. Ancak ben bu yazıda yine de bütün bu gündemin ötesine geçerek muhtemel sonuçları son derece yıkıcı olabilecek bir başka meseleyi, kuraklığın ve gıda fiyatlarının son yıllardaki seyrini ele alacağım. En sonda diyeceğimi de şimdiden söyleyeyim: Aşağıda anlatacağım gidişat karşısında ciddi önlemler alınmazsa yakın bir zamanda demokrasi mücadelesine rahmet okutabilecek yaşamsal bir mücadeleye savrulma ihtimali var. Hükümet de durumun farkında. Kısa vadeli (muhtemelen seçimlere endeksli) birtakım çözümler üretmeye çalışıyorlar. Ancak dert şu ki; ürettikleri çözümler krizi derinleştiriyor.

Yazıyı, oldukça kapsamlı bir meseleyi biraz basitleştirmek pahasına üç bölüme ayırdım. İlk olarak Türkiye’deki kuraklık verilerinden yola çıkarak toprak kullanımındaki değişimleri anlatacağım. Ardından gıda fiyatlarını ve izlenen politikaları ele alacağım. En sonda da neler yapılabileceğini tartışacağım. Hamasetle geçen bu dönemin mirası, kendini besleyemeyen, kritik kalemlerde yurt dışındaki üreticilere bağımlı, iklim değişikliğinin olası sonuçlarına karşı hazırlığı olmayan bir coğrafya oldu. Anlatacaklarım, Türkiye’deki gıda üretim şeklinin en kısa zamanda değişmesi gerektiğine işaret ediyor.

1. Kuraklık

İklim değişiyor. Bunun en temel göstergesi, karla kaplı gün sayısının hızla azalması. Bu önemli, zira tohumların çimlenmesi için kar gerekiyor. 1970–2015 arasında toprağın karla örtülü olduğu günler %20.6 azaldı. Bu, ortalama düşüş. Yıldan yıla değişimler daha sert olabiliyor. Örneğin Türkiye ortalaması 28.7 gün ama 2014 yılında kar, toprağı sadece 11.2 gün örtebildi (Meteoroloji Genel Müdürlüğü, 2016). Yıllar arasındaki salınımlar haricinde, bir de coğrafi farklar var. Kimi yerler kuraklıktan ve sıcaklık anomalilerinden (ortalamanın aşırı altı yahut üstü olan değerlerden) daha fazla etkileniyor.

Aşağıdaki haritanın kırmızı ve siyah kısımları, son iki senedir ciddi kuraklık yaşayan bölgeleri gösteriyor. Altını çizmek için yineliyorum: Sadece az yağış almalarından değil, önceki yıllara kıyasla yağışların azalmasından, yani anomalilerden bahsediyoruz. Güneydoğu Anadolu’da son 35 yılın 10’u, son 10 yılın ise 6’sı aşırı kurak geçti (Meteoroloji Genel Müdürlüğü, 2018). İstanbul Politikalar Merkezi tarafından yürütülen bir araştırmanın sonuçlarına göre, çiftçilerin %74.21’i kuraklıkların daha sık olmaya başladığını ifade ediyor (Erdil, 2018). Özetle görünen o ki Türkiye, yeni bir iklim rejimine kayıyor.

Türkiye’de sulama çoğu yerde yağmur suyuyla değil, yer altı ve nehir sularıyla yapılıyor. O yüzden yağışın azalması, tarımı ilk anda etkilemeyebilir; yani etkiler geriden gelebilir. Ama bazı değişiklikleri bugün bile çıplak gözle görmek mümkün. Örneğin, Yeşilırmak gibi büyük nehirler artık tam olarak “nehir” statüsünde değil (Yerel Gazete- Amasya, 2014). Türkiye’nin bir zamanlar ikinci büyük gölü olan Tuz Gölü tamamen kurudu, artık yok (Hürriyet, 2008). Elbette ki kalkınma adına yapılan barajların da kuruyan göllerde-nehirlerde payı var. Hangisinin ağırlığının ne kadar olduğunu bilmek zor; ancak her durumda suyla ilgili bir sıkıntı olduğu aşikâr. Üreticiler sulama yapmak için her sene daha derini kazmak durumundalar çünkü kullanılan su ile havzaların kendini yenileyebilme oranı denk değil (Bu, üstüne düşünülmüş bir mevzu da değil). Mardin çevresindeki topraklarda 20 sene önce 125 metreden çıkan su, artık 470 metreden çıkıyor (Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’ndan alıntı, Karakaş, 2018; Diyarbakır yöresi için ayrıca bkz. Çelik, 2016).

Fotoğraf: Rize- Güneysu- 2017

Peki, bu değişimler sonucunda ne oluyor? Çiftçi Kayıt Sistemi’ndeki sayılara göre son 15 senede 620 bin çiftçi toprağını terk etti (Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal’ın Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na verdiği soru önergesi. Sarıbal, 2017). Aile mensupları hesaba katıldığında sayı 2 milyonu geçiyor. (Kayıt Sistemi tam anlamıyla gerçek sayıları yansıtmayabilir. Toprağını ekmeyi çoktan bırakmış pek çok insan, teşviklerden faydalanabilmek için sistemde gözüküyor. Fakat yine de sert bir düşüş yaşandığı tespitini yapabiliriz). 90’ların köy boşaltmaları yahut önceki on yılların köyden-kente göçü kadar büyük ölçekli bir demografik dönüşüm ile karşı karşıyayız. “Tek sebep iklim değişikliğidir.” demek, iddialı olur. Köydeki sosyal hayatın rağbet görmemesi yahut ikinci bölümde değineceğim tarımın (ekonomik) tasfiyesi, hesaba katılması gereken diğer faktörler.

Fakat yine de Suriye’de 2006–2011 arasında, yani rejimin çökmesinden hemen önce, büyük bir kuraklık yaşandığını hatırlamakta fayda var. Bu kuraklığın sonucunda belli bölgelerdeki hayvanların %80’i telef olmuş, pek çok arazi ekilemez duruma gelmişti. Yaklaşık 1 milyon insan bu sebeple göç etmiş, sonradan ayaklanmaların başlayacağı Daraa gibi şehirlerde birikmişti (Femia and Werrell, 2013; Polk, 2013). Denebilir ki “Suriye’de zaten bir baskı rejimi hüküm sürüyordu.” yahut “Türkiye dahil bilindik dış güçler Suriye’de savaşı körüklediği için ülke bu duruma geldi”. Bunlar doğru. Benim dediğim daha ziyade şu: Analizlerimiz eksik veriye dayalı olabilir. Yani uzun soluklu ve karmaşık dönüşümleri ıskalıyor olma ihtimalimiz var. Belki 50 yıl sonra çok daha net gözükebilecek birtakım bağlantıları (iklim, savaş ve tek “adam” rejimlerinin güçlenmesi gibi) bugün görmüyor olabiliriz. Faktörlerin toplu etkileri, kırılma noktaları ve çok kapsamlı dönüşümlerin nasıl seyredebileceği ile ilgili şu noktada ancak tahmin yürütebiliriz. Fakat en azından şunu söylemek mümkün: Türkiye ve uluslararası kurumlar, yaklaşmakta olan iklim krizine hazır değil. Bunun belki en çarpıcı örneklerinden biri, Dünya Bankası Sürdürülebilir Kalkınma Ajansı tarafından kaleme alınmış 2008 tarihli Suriye Raporu. Rapor, tarımsal teşvikler hakkında ve yazıldığı zaman Suriye’de kuraklık başlayalı iki sene olmuş. Yazanlar durumun farkında. Şöyle demişler:

Bu yüzyıl içinde iklim değişikliği sebebiyle (Suriye’de) yağışlar azalacak, kurak mevsimler sıklaşacak ve sıcaklıklar 2 ila 3 derece arasında artacak. Türkiye’deki kar mevsiminin kısalmasıyla beraber Fırat’ın akış düzeni değişecek.

(World Bank Sustainable Development Department 2008 s. 5)

Bu gözlemlere rağmen raporu yazanlar, yine bilindik piyasa içi formüllerle durumu idare etmeye çalışmışlar: “Teşvikleri azaltın, ihracata dayalı büyüme modeline geçin, ithalatı serbest bırakın, kredileri daha kârlı hâle getirecek düzenlemeler yapın” vs. Kuraklığa dirençli bitkiler ekin diyememişler, onun yerine (bekleneceği üzere) “endüstriyel ürünlere (cash crop) yönelin” diye buyurmuşlar. Belli ki krizin mahiyeti ne olursa olsun, bu birkaç bilindik tavsiye ile sorunu çözebileceklerine inanmışlar (Eğer inanmadan yazdılarsa durum daha fena). “Kurumlar gelmekte olana hazır değil” derken bunu kastediyorum.

Dünya Bankası tarafından önerilen bu tavsiyeler Türkiye’de de aynen uygulandı. İkinci kısımda bu politikaların temel eksenlerini anlatıp çözümün değil sorunun parçası hâline geldiklerini göstereceğim. En sondaysa bu iki temel eksenin (iklim değişikliği ve neoliberalizm) üst üste binen etkilerine karşılık neler yapılabileceği üzerine kafa yoracağım.

2. Türkiye’deki Tarımsal Dönüşümün Kısa Geçmişi

Türkiye, OECD grubu arasında %11.92’lik Tüketici Fiyat Endeksi (TÜFE) ile en yüksek enflasyona sahip ülke. Yakın geçmişteki astronomik enflasyon dönemlerini hatırlayanlar, 11.92’nin o kadar da yüksek olmadığını düşünebilir. Ama geçmişle bugünü kıyaslamak çok doğru değil; çünkü bilhassa Arjantin’in iflasından sonra (1998–2002) dünyada standartlar değişti. Bankacılık mevzuatından paranın idaresine kadar yeni bir oyun sahası tesis edildi. %11.92’lik enflasyon, bu yeni oyun sahası için bir hayli yüksek. İlla bir kıyas yapılacaksa şu daha iyi bir gösterge: %6 ile OECD ülkeleri arasında ikinci yüksek enflasyon rakamına sahip ülke Meksika’da enflasyon Türkiye’nin yaklaşık yarısı (OECD-Report 2018).

Enflasyonun sebeplerinden biri, hızla değer kaybeden Türk Lirası. Türkiye sadece bitmiş mamûl tüketiminde değil, üretimdeki ara girdiler için de dışa, yani dövize bağımlı bir ülke. Çılgın-mega projeler de enflasyonu körükleyen bir diğer etken (Çolak, 2017). Merkez Bankası’nın bu şartlar altında enflasyonu kontrol edebilecek siyasi bir ağırlığı yok. Gıda fiyatlarındaki artış ise enflasyondan daha yüksek; %12.7 (Bu sayının gerçekte daha da yüksek olduğunu tahmin ediyorum; çünkü TÜFE’ye dahil edilen bazı temel gıda ürünleri, pazarlarda rastlanmayan düşük fiyatlarla hesaplanıyor. OECD-Report, 2018). Bu önemli bir gösterge; zira nüfusun en yoksul %20’si kazancının üçte birini gıdaya harcıyor (Tütün-alkol hariç. TÜİK, 2017). Dolayısıyla gıda fiyatlarındaki artış, nüfusun en kırılgan kesimlerine doğrudan etki ediyor. Fakat şunu da akılda tutmakta fayda var: 2003 yılında bu oran, yine aynı gelir grubu için %40 idi (Yükseler, 2004 s.18). AKP’nin seçim başarılarının en önemli ayaklarından biri, bu sayıyı düşürebilmesi oldu. İnsanların, özellikle alt kesimlerin ülke iyiye gidiyor-kötüye gidiyor değerlendirmeleri, mutfak masraflarıyla ister istemez yakından alakalı.

O yüzden bugün hâlâ gıda fiyatları çok sıkı takip ediliyor, artışı engellemek için aşağıda daha detaylı anlatacağım çeşitli önlemler alınıyor. Fakat uygulanan politikalar, dövizin ucuz olmadığı bu ortamda ancak günü (seçimi) kurtarmaya yetebilecek kısa vadeli hesaplara dayanıyor. Fiyatları ne pahasına olursa olsun düşürmek için, önümüzdeki on yıllar boyunca Türkiye’nin kaderini değiştirecek acele kararlar veriliyor. Üstelik gündemdeki diğer konuların ağırlığından ötürü bunlar tartışma konusu dahi olamıyor. Bu mevzuyu biraz daha iyi anlatabilmek için, önce tarımda yakın dönemdeki yapısal değişimleri kısaca toparlayıp ardından hükümetin nasıl cevaplar ürettiğine değineyim.

Bilhassa 20. yüzyılın ikinci yarısında, endüstrileşme ve Yeşil Devrim tabir edilen kimyasallı-mekanize tarım, Türkiye ve dünyanın geri kalanını köklü şekilde değiştirdi. Detaylarını uzun uzun anlatmaya gerek yok; ama sonuçlardan biri, insanlık tarihinde ilk kez kent nüfusunun kır nüfusunu geçmesi oldu. Tarım, ekonomideki ağırlığını yitirdi. 1970 gibi yakın bir tarihe kadar Türkiye’nin yaptığı ihracatın %70’i tarımsal ürünlerdi. Bugün bu oran %4’ü geçmiyor (TÜİK, 2015). Bunun üstüne IMF’nin tavsiyesiyle ihracata dayalı büyüme modeli benimseyen Türkiye (ve diğer pek çok Üçüncü Dünya ülkesi) 1980’lerden itibaren iç piyasalarını rekabete açarak endüstriyel tarım ürünlerine (cash crop) ağırlık vermeye başladı. Sonuçta tarımdaki ihracat 1980–1990 arasında %24 arttı, buna mukabil ithalatın artışı %1440 oldu. 1994’ten itibaren Türkiye tarımsal ürün ticaretinde açık veren, bazı temel kalemleri dışardan alan bir ülkeye dönüştü (Aydoğuş, 2017 s.8).

Ortaya şaşırtıcı olmayan ve belki de istenen bir sonuç çıktı. 15 yıllık bir dilimde teşviklerin önce azaltılması ve sonra da dışardan, üreticinin rekabet edemeyeceği fiyatlarda mamûl girmesiyle 3 ila 4 milyon hektarlık toprak ekilmez oldu (Sarıbali, 2017; Ali Ekber Yıldırım’dan aktaran Karadeniz, 2015). Boş toprakların gelecekteki akıbeti henüz belirsiz (Ziyaret ettiğim pek çok yerde, köylüler yaban domuzlarının arttığını söyledi. Kimileri çevrecileri suçluyor, kimileri bu domuzları bu usulle çoğaltıp satmak isteyen kişiler olduğunu iddia ediyor). Bankalar ve büyük şirketlerse toprak satın alıyor (Döner, 2016). Ancak miras yüzünden arazilerin bölünmüş olması, büyük satışların önünde hâlâ bir engel olarak duruyor (Keyder and Yenal, 2013).

Bu dönemde mercimek, nohut, fasulye, patates gibi bazı temel kalemlerde üretim düşmüş durumda (Çapa, 2017). Saman dahi artık ithal ediliyor (CNN Turk 2017; ithal edilen gıda maddeleri için ayrıca bkz. Bahadır Özgür, 2018. Özgür, tümüyle yerli üretim olan sadece dört gıda maddesi tespit edebilmiş). Fakat asıl büyük kırılma hayvancılıkta yaşanıyor. Medyaya artık sıkça düştüğü üzere, AKP hükümeti et fiyatlarını düşürmek için büyük çaba sarf ediyor; zira kıymanın kilosunun kaça olduğu, seçimler öncesinde hâlâ sıkça dile gelen bir husus. 2010’a kadar kesilmiş et ve kesilmek üzere canlı hayvan ithal etmek yasaktı. O tarihten bugüne, fiyatları düşürmek adına Türkiye toplam 26 ülkeden canlı hayvan ve karkas et ithal etmeye başladı (Ahval News, 2018). Bu ülkeler içinde Rusya, Bosna, Bulgaristan, Macaristan gibi yakın ülkeler de var; Uruguay-Brezilya gibi dünyanın diğer ucundaki memleketler de… An itibariyle, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan diplomatik gezilerinin neredeyse tümünde et ticareti konuşmak durumunda kalıyor. İthal hayvanlar birkaç ay (yine çoğunlukla dövizle alınan) yemlerle besiye çekilip satışa sunuluyor. Bunun sonucunda son dönemde hayvancılık (daha doğrusu hayvan getirip satmak), bazı insanların büyük vurgunlar yapabildiği yeni bir sektöre dönüştü. Çiftlik Bank ve ona benzeyen Anadolu Farm, Çılgıninekler, Sütbank, Galeri Bank, Yeşil Bank, Çiftlik Shop, Bizimtavuklar, Gerçekçiftçi, İmece Bank gibi kolay para kazanma hayali satan çeşitli girişimlerin bu sektörden gelmesi muhtemelen tesadüf değil. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı verdiği demeçlerde bu ithalat dalgasını durdurmaya çalışacaklarını söylüyor. Örneğin Gaziantep’te yaptığı bir konuşmada şöyle diyor (Bakan Fakıbaba’nın kurduğu fikir zincirini göstermek maksadıyla uzun alıntılıyorum):

Et ithal etmek, hakikaten her şeyde beni çok üzüyor. Et ithalat etmek, bizi gerçekten yaralıyor. İmkanlarımız yok mu? Var ve diyorum ki biz, artık et ithal eden bir ülke olmayacağız ve inanmak da çok önemli. İhraç eden bir ülke olacağız. Nasıl olacağız? İnşallah. Yani 20 sene önce, Antep böyle miydi? Bir bakalım; 15 sene önce, AK Parti hizmetlerinden önce, AK Parti öncesi Gaziantep’e bakın yollarına, bakın şehirciliğine bakın, sanayisine bakın, kültürüne bakın, turizmine bakın. Ne kadar değişti değil mi? Yani bu et ithalatının da böyle devam edeceğini lütfen düşünmeyin.

(Fakıbaba, 2018)

Beyanat bu olmasına rağmen, canlı hayvan ithalatındaki gümrük vergileri 2017 ortasında %135’ten %26’ya, karkas etteyse %225’ten %40’a düşürüldü (Çırpıcı, 2017 s. 39). Ekonomi Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada amacın enflasyonu düşürmek olduğu söylendi (Hürriyet, 2017); ancak pahalı dövizle et satın almak uzun vadeli bir enflasyon stratejisi olamaz. Amaç belli ki günü kurtarmak. 2018 başında ise besilik hayvanlardaki gümrük vergisi (belli sayının üstünde hayvan getirildiği takdirde, yani büyük girişimcinin lehine olacak şekilde) tamamen kaldırıldı. Söylendiğine göre amaç, ithal hayvanları hemen kesmeyip yurt içinde çoğaltılmasını teşvik etmek. Bu maksatla hayvan yemlerindeki gümrük vergisi de (et fiyatlarını %20 aşağı çekeceği beklentisiyle) sıfırlandı (Akşam, 2017). Yerli üreticinin böyle bir piyasada rekabet etmesi elbette ki mümkün değil. Hayvanı açık havada, merada beslemek; sağlıklı bir ortamda yeni nesiller üretmek giderek zorlaşıyor. Dolayısıyla uzun soluklu hayvan yetiştirmeye soyunan ehil insanlar tasfiye edilmiş oluyor. Yurt dışından kesilmek üzere getirilen ve birkaç ay şeker katkılı gıdalarla şişirilen hayvanlar, yaz-kış kapalı alanlarda (ve dip dibe olmalarından ötürü mecburen) antibiyotikle hayatta tutuluyor; bir an evvel elden çıkarılıp yenileri sipariş ediliyor. Yani taşıma suyla değirmen döndürülmeye çalışılıyor.

İklimin hızla değiştiği, üretiminse izlenen yanlış politikalarla çıkmaza girdiği bir ortamda, bir gıda krizinin patlaması gayet olası. Hızlı karar vermek adına bürokratik kademeler ve tartışma mecraları devre dışı bırakıldığı için, sürekli değişen ve birbiriyle çelişen kararlar alınıyor. Hayvancılıkta uygulanan bu kısa vadeli politikalar, bu sektörün neredeyse tamamıyla çökmesine neden oldu (bkz. Zeybek, 2016b). Şahsi endişem şu: Eğer şehirlerde birkaç aylığına bile olsa gıda veya su krizi yaşanırsa zaten travma üstüne travma yaşamış bir toplum kitlesel şiddete savrulabilir. Bütün bunlar uzak ve tatsız bir hayal gibi gözüküyor belki; ancak toplumsal barışın pamuk ipliğine bağlı olduğu bir ortamda, böyle bir şiddet sarmalı ne yazık ki gayet mümkün.

Peki ne yapılabilir? Aşağıda önce tarıma ve hayvancılığa dair birtakım temel prensipler ileri süreceğim. Ardından bu prensipler çerçevesinde birkaç somut önerim olacak.

Çeşitliliği Arttırmak, Alternatifleri Çoğaltmak

Tüfek, Mikrop ve Çelik kitabının yazarı Jared Diamond, “Geçmiş medeniyetlerin ekolojik sebeplerle çökmesi bilindik, hatta banal bir olaydır” der (Diamond, 1994 s. 368). Ancak bu, sürecin kaçınılmaz olduğu anlamına gelmez. İnsan toplumları geçmişteki felaketler karşısında birçok icatta bulunmuş. Ama Dünya Bankası raporlarındaki gibi her tür sorun karşısında önceden paketlenmiş hazır tavsiye vermek, hangi coğrafya olursa olsun bunları aynı şekilde tatbik etmeye çalışmak, çözüm aramaktan ziyade aynı ticari mantığı devam ettirme kaygısından doğuyor. Oysa çevre tarihi bize, çözümlerin mekâna has olması gerektiğini, var olan toplumsal pratiklerin, kültürlerin halihazırda binbir çeşit cevap üretmiş olduğunu gösteriyor. Bu da sebepsiz değil: İnsanlar, intibak yetenekleri oldukça yüksek canlılar. Çiftçiler mesela her sene tohumla, toprakla, hayvanlarla, mantarla çalışıyor; mevsimleri gözlemliyor; değişiyor, değiştiriyor; sürekli deney yapıyor. Rüzgar, yükselti, eğim, toprağın muhteviyatı, güneşe açısı ve çiftçinin şahsi becerisi bir araziden diğerine bambaşka bir üretime imkan tanıyabiliyor. Başka koşullarda bunları “yaratıcı iş” olarak görmemiz gerekirdi; deneyci, eklektik düşünceden doğan, otonomi isteyen faaliyetler (“yaratıcı” işlere dair bir tartışma için bkz. Zeybek, 2015).

Endüstriyel tarım ise bunun tam tersi özellikler istiyor; çeşitliliği ve farklılığı olabildiğince sınırlıyor, yaratıcılığı laboratuvarlardaki az sayıdaki uzmana tahsis ediyor. Monokültür üreten çiftçiye ise aynı standart adımları tekrar etmek kalıyor. İş vasıfsızlaşıyor. Alt yapı, tohumlar, gübre, atılacak böcek ilacı ve benzeri üretim araçları birkaç merkezde imal ediliyor, mekândan bağımsız olarak her yere tatbik edilebileceği öngörülüyor. Kısaca, tarım tektipleştiriliyor. Bu elbette ki tesadüf değil. Böylelikle üretim, birkaç şirkete para akıtacak ve devlet güdümünden çıkamayacak şekilde tasarlanıyor. Karar alma süreçleri merkezileşiyor, çiftçiler sisteme (teşviklere, kredilere, şirketlere, siyasilere…) bağımlı hale geliyor, uysallaşıyor. Kapitalizmin ve komünizmin onlarca farkına rağmen, herhalde benzeştikleri unsurlardan biri de bu olsa gerek: Otonom çiftçiye tahammül edememeleri.

Fakat bu üretim modelinin kusurları, giderek daha fazla sırıtıyor. A) Gerçekten gerektiğinde yaptırım gücü olan kararlar alamıyor. Mesela karbon emisyonlarını bütün ülkelerde eş zamanlı düşürecek bir siyasi irade yok, çıkmaza giriliyor. B) Ayrı ayrı mekânlara farklı modeller sunabilecek ince ayar refleksleri de gösteremiyor. Dolayısıyla hayati konularda ne yeterince merkezi ne de tabandan gelen yaratıcılığa imkan tanıyacak kadar serbest. Bütün bunların üstüne, bu modelin en önemli maksadının insanları topraktan koparmak, şehirlerde sanayi için gerekli ucuz iş gücüne çevirmek olduğunu akılda tutmakta fayda var. Son yüz yılın kaba hikayesi bu. Dünya Bankası’nın parlattığı “işgücü verimliliği” tabiri de bu anlama geliyor: Daha az sayıda insanla mekanize, merkezi, standart, büyük ölçekli üretim yapmak ve şehirleri beslemek. Yüz milyonlarca insanın şehirlere göç etmesi bu politikalar sonucunda gerçekleşti. Oysa Alman çevre tarihçisi Joachim Radkau, yerel toplulukların topraklarından sürüldüğü, kullandıkları kaynakların hakimiyetini kaybettiği yahut başka yerden gelen yağmacıları engelleyemediği durumlarda, çevresel tahribatın kaçınılmaz olduğu tespitinde bulunur (Radkau 2008). Dolayısıyla bir mekânla kurulmuş organik ilişkiler, öyle kolay vazgeçilemeyecek önemli değerlerdir.

Şu hususu yeniden vurgulamak istiyorum: İklim değişikliği her mekânda bambaşka şekillerde tezahür edecek/ediyor. Bir yerde kuraklık, bir yerde aşırı yağış olacak. Yıllar arasında yağış anomalileri artacak. Örneğin Türkiye’de yaz ortasında aniden bastıran dolular, aşırı yağış; sonra kasım-aralığa kadar sıcaklık rekorları kırılacak. Bunları zaten gözlemlemeye başladık. O yüzden böyle çok boyutlu bir olay karşısında tek bir standart çözüm üretmek gibi lüksümüz olamaz.

Peki o halde somut olarak kısa-orta vadede neler yapılabilir? Yukarda anlattığım temel prensip çerçevesinde birkaç hususu öne çıkarmak istiyorum. Bunlar hiçbir şekilde yapılabileceklerin tamamı değil ve hatta en doğru öneriler olma iddiası da taşımıyor; ancak yine de en azından bir tartışma başlatmayı amaçlıyor:

— Hayvanların (ve elbette insanların) bir coğrafyaya intibak etmesi, bağışıklık sisteminin oluşması zaman alıyor. O yüzden getir-kes-sat-al modelini büyükbaş hayvancılığın acilen terk edilmesi gerekiyor. Endüstriyel hayvancılık, hem iklim değişikliğini hızlandırıyor hem de hayvanlar ancak antibiyotikle hayatta tutulabildiği için sağlık kavramının temel prensiplerine aykırı şekilde yürütülüyor. Bu modelin yerine Türkiye’deki iklimlere uygun, bağışıklık sistemleri güçlü cinslere (ilk anda verimsiz dahi gözükseler) ağırlık verilebilir. Küçükbaş hayvanlar kısa otların olduğu coğrafyalara daha uygun mesela.

— Zirai ürünlerde de yeni bir repertuara ihtiyaç var. Kendi kendine yetişebilen, az su isteyen bitkilere yönelmek iyi bir fikir gibi duruyor. Yenilebilir gıdaların pek azını tanıyor, çok azını kullanıyoruz. Örneğin Amerikalılar, dünya üzerindeki gıda çeşitliliğinin sadece % 0.25’inden haberdar (Foer, 2010 s. 7); çünkü endüstriyel üretim çeşitliliğe değil, tek tip çokluğa yol açıyor. Türkiye’de de durum çok farklı değil. Ürün çeşitliliğini arttırmanın yollarından biri, bizim ilkel zannedip unuttuğumuz toplayıcılığı, tarımsal üretimin yanına iliştirmek. Yani bir yörede an az zahmetle ne yetişiyorsa ona öncelik vermek, olanı kullanmak, yeni lezzetler üretmek.

— Teşvik ve kredi sistemleri işe yaramıyor, hatta gıda güvenliğini riske atıyor. Yukarda kısaca bahsettim gibi, şu an bilhassa hayvancılık bir vurgun kapısına dönmüş durumda. Üstelik verilen teşvikler, daha ziyade belirli grupları (zenginleri) diğerleri aleyhine desteklemek için veriliyor, haksız rekabete yol açıyor. Serbest piyasanın desteklenmesi diye diye piyasalar az sayıdaki aktöre, kartellere teslim ediliyor; hiç de serbest olmayan bir alana dönüşüyor. İlla bir teşvik verilecekse emek yoğun, polikültür çiftliklere; toprakla, tohumla deney yapabilen bağımsız çiftçilere öncelik verilebilir ki vermeyip sadece tarımsal ithalatı zorlaştırmak bile bu tarz çiftlikler için daha büyük bir destek anlamına gelecektir.

— Her ne kadar son zamanlarda köye dönüş dalgasından bahsediliyor olsa da çiftçilik hâlâ hakir görülen bir iş kolu. Bu algının acilen değişmesi gerekiyor. İtalya’daki Slow Food Üniversitesi gibi tarımla ilgili elit okulların açılması, tarladan sofraya gıdanın hikâyesinin yeni bir dille (tek kıstasın lezzet olmadığı bir üslupla) anlatılması, alternatif dağıtım ağları kurmak suretiyle çiftçinin sırtından para kazanan aracıların devreden çıkarılması yahut (çılgın projeler yerine) köylerin alt yapısına ağırlık verilmesi üreticiyi güçlendirecek ve bu sektörün kıymetini yükseltecek önlemlerden birkaçı olarak sayılabilir.

— Su, kritik önemde. Damla sulama sistemlerinden başlayarak üretimden tüketime her aşamada suyun kullanımına dair yeni politikalar üretmek şart. Bunun bir noktada enerji politikalarına (barajlara) temas etmesi kaçınılmaz. Fikri sıçrama olacak; ama sadece Türkiye’nin değil, dünyadaki tüm ülkelerin daha çok enerji kullanmaya değil, enerjinin daha verimli kullanılmasına yoğunlaşmak gerekiyor (Bunun yolu araba sektörüne ucuz kredi sağlamak yahut daha çok otoban yapmak olamaz mesela). Petrolsüz, emek yoğun, polikültür çiftlikler tam da bunun ilk aşaması olarak düşünülebilir. Tohumculuğu bilen, toprağını tanıyan, haşereye karşı hepimizi zehirleyen kimya endüstrisine değil, yaratıcı alternatiflere yönelen yeni üretim mekânları gerekiyor (Bunun en iyi örneklerinden birini Michael Pollan anlatıyor, patatesle ilgili bölüm Pollan, 2000).

— Fakat asıl müdahale değer zincirine yönelik olmalı. Yukarıda kısaca bahsettiğim gibi, bugün bu sektörde dolaşan paranın büyük bölümü üreticilere değil dağıtıcılara, satış mümessillerine, avukatlara, reklamcılara, pazarlamacılara, ambalaj tasarlayan güya yaratıcı meslek gruplarına gidiyor. Üretime gerçek anlamda katkı sunmayan, ama günümüzün tuhaf dünyasında en çok kıymet gören meslekler bunlar. O yüzden mesleklerden başlayarak toplumsal değerlerin, yani neyin kıymetli neyin kıymetsiz olduğuna dair yaptığımız değerlendirmelerin değişmesi gerekiyor. Tarih boyunca yüzlerce kez değişmiş, yine değişebilir. Zaten diğer türlü yaşamın bu seyrinde devam etmesi mümkün değil.

Sonuç

İyi mi kötü mü bilmiyorum; ama iklim değişikliğinin tüm etkilerini henüz görmüş değiliz. Gerçi bazı coğrafyalarda şimdiden büyük felaketler gerçekleşiyor; ancak iklim değişikliğinin önde gelen müsebbiplerinden sayılabilecek orta-üst sınıfın çoğunluğu, gözlerinin önünde gerçekleşen değişimlere rağmen karbon salımı yüksek, tüketime dayalı hazlardan, büyük şehirlerden yahut arabalardan kolay vazgeçecek gibi gözükmüyor. Devlet/şirketler ise silahlanmaktan, daha fazla kullan-at eşya üretmekten… Kötü bir kehanet olacak ama 2000 sonrası doğanlar zannediyorum ki bizimkinden bambaşka, muhtemelen çok daha zorlu bir dünyada yaşamak zorunda kalacak. Ancak şuna inanıyorum: Toplumun iyi örgütlenmiş %10’luk bir kesimi, büyük değişimlerin öncüsü olabiliyor. Bunun (olumlu ve olumsuz) pek çok örneği var geçmişte. Kriz anları her zaman yeni siyasi dillere ve oluşumlara gebe. Umalım ki yabancı düşmanı, hamasi gruplar bu boşluğu değerlendirmeden başka bir dünya kurabilelim.


(*)Doç. Dr. Sezai Ozan Zeybek: Berlin’deki Forum Transregionale Studien’de araştırmacı, sosyolog. Sokak köpekleri üzerinden şehri anlatan, 90’larda insanlarla beraber şehre sürülmüş koyunları takip eden, yakın dönemde ormanlara ne olduğunu ele alan yahut İstanbul’da bir baba olarak bebek bakma deneyimini tartışan akademik yazıları var; academia.edusayfasından indirilip okunabiliyor. Yakın zamanlarda Kırmızı’nın Mirası ve Üç Sihirli İnci isimli iki çocuk kitabı piyasaya çıktı, diğerleri yolda. Ayrıca akademik olmayan, gündem dışı yazılarını koyduğu bir blogu bulunuyor: http://ozanoyunbozan.blogspot.com/

Kaynaklar

Ahval News (2018) ’Et diplomasisi’nde son gelişme: Fransa’dan 5 bin 700 ton et ithal edilecek. Ahval. https://ahvalnews.com/tr/et-ithalati/et-diplomasisinde-son-gelisme-fransadan-5-bin-700-ton-et-ithal-edilecek.

Akşam (2017) Hayvan Yemlerinde Gümrük Vergisi Sıfırlandı, Kasım 23. http://www.aksam.com.tr/video/player2.asp.

Aydoğuş, Osman (2017) Türkiye Tarımının Son Kırk Yılı. İktisat ve Toplum(82): 7–10.

Çapa, Emin (2017) Dünyanın 1001 Hâli. Gıda Dosyası. CNN Türk, Ekim 22. https://www.youtube.com/watch?v=-cVpVlVnEBc.

Çelik, Recep (2016) Diyarbakır Çınar Tarımsal Alanlarının Yıllara Göre Yeraltı Suyu Seviye Haritalarının Coğrafik Bilgi Sistemi (CBS) İle Tespiti. Mühendislik Dergisi 7(2): 217–224.

Çırpıcı, Yasemin Asu (2017) Tarımda Senaryolar Hep Aynı. İktisat ve Toplum(82): 34–40.

CNN Türk (2017) Bulgaristan’dan saman ithalatı başladı! İlk gemi yanaştı. CNN Türk. https://www.cnnturk.com/ekonomi/bulgaristandan-saman-ithalati-basladi.

Çolak, Ömer Faruk (2017) Enflasyonun Dinamikleri ve Tarım Sektörü. İktisat ve Toplum(82): 12–16.

Diamond, Jared (1994 ) Ecological Collapses of Past Civilizations. Proceedings of the American Philosophical Society 138(3): 363–370.

Döner, Fatma Nil (2016) Tarımdan Mega Projelere El Değiştiren Topraklar. Toplum ve Bilim(138–139): 67–83.

Erdil, Merve (2018) Çiftçilerin Derdi İklim. Hürriyet, Eylül 2. http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/ciftcilerin-derdi-iklim-40735999.

Fakıbaba, Ahmet Eşref (2018) Et İthalatı Yapılmaması İçin Uğraşıyoruz. 14. Gıda Ürünleri Fuarındaki konuşmasından, Gaziantep, Ocak 16. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/906336/Bakan_Fakibaba__Et_ithalati_yapilmamasi_icin_calisiyoruz.html.

Femia, Francesco ve Caitlin Werrell (2013) Drought Helped Cause Syria’s War. Will Climate Change Bring More like It? Brad Plumer’ın yaptığı mülakat. The Washington Post. Eylül 10. https://www.washingtonpost.com/news/wonk/wp/2013/09/10/drought-helped-caused-syrias-war-will-climate-change-bring-more-like-it/, accessed March 6, 2018.

Foer, Jonathan Safran (2010) Eating Animals. Back Bay Books.

Hazine Müsteşarlığı (2000) Enflasyonla Mücadele Programı Politika Metinleri Cilt I: Niyet Mektubu, Para Politikası, Ekonomik Kararlara İlişkin Mevzuat. Ankara: Hazine Müsteşarlığı.

Hürriyet (2008 ) Tuz Gölü için risk yok çünkü artık Tuz Gölü yok. Hürriyet. http://www.hurriyet.com.tr/tuz-golu-icin-risk-yok-cunku-artik-tuz-golu-yok-9953685.

Habertürk (2017) Bazı Tarım ve Hayvancılık Ürünlerinde Gümrük Vergileri Düşürüldü. www.haberturk.com, Haziran 28. http://www.haberturk.com/ekonomi/is-yasam/haber/1544490-bazi-tarim-ve-hayvancilik-urunlerinde-gumruk-vergileri-dusuruldu.

Karadeniz, Fırat (2015) İyi Durumdaysak İnsanlar Neden Tarımdan Çekiliyor? Radikal, Mayıs 17.

Karakaş, Gökhan (2018) ‘Yer Altı Suları Korunmalı.’ Milliyet Haber. http://www.milliyet.com.tr/yer-alti-sulari-korunmali–gundem-2583383/.

Keyder, Çağlar ve Zafer Yenal (2013) Tarımsal Dönüşüm ve Proleterleşme Süreçleri: Tarihsel Bir Bakış. Bildiğimiz Tarımının Sonu: Küresel İktidar ve Köylülük. İstanbul: İletişim Yayınları.

Yerel Gazete- Amasya (2014) Yeşilırmak Kuruyor. http://www.amasya.org/yesilirmak-kuruyor/121/.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü (2016) Türkiye’de Ortalama Kar Örtülü Günler Sayısı. Ankara: Meteoroloji Genel Müdürlüğü. http://www.mgm.gov.tr/FILES/resmi-istatistikler/turkiye-ort-kar-ortulu-gunler-sayisi-6.pdf.

2018 Kuraklık İzleme Sistemi 3.0. http://kuraklikizle.mgm.gov.tr/.

OECD-Raporu (2018) Prices — Inflation (CPI) — OECD Data. TheOECD. http://data.oecd.org/price/inflation-cpi.htm.

Oyan, Oğuz (2013) Tarımda IMF-DB Gözetiminde 2000’li Yıllar. Türkiye’de Tarımın Ekonomi Politiği. Ankara: NotaBene Yayınları & TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Bursa Şubesi.

Özgür, Bahadır (2018) “Yerli ve Milli” Diyet: Sadece Dört Ürün Kaldı! Gazeteduvar. https://www.gazeteduvar.com.tr/ekonomi/2018/02/22/yerli-ve-milli-diyet-listesi-sadece-dort-urun-kaldi/.

Polk, William R. (2013) Understanding Syria: From Pre-Civil War to Post-Assad. The Atlantic, Aralık 10. https://www.theatlantic.com/international/archive/2013/12/understanding-syria-from-pre-civil-war-to-post-assad/281989/.

Pollan, Michael (2000) The Botany of Desire. New York: Random House.

Radkau, Joachim (2008) Nature and Power: A Global History of the Environment. Cambridge University Press.

Sarıbal, Orhan (2017) Türkiye’de Son 15 Yılda Çiftçi Sayısı 624 Bin Kişi Azaldı. Gazete Karınca. http://gazetekarinca.com/2017/07/turkiyede-son-15-yilda-ciftci-sayisi-624-bin-kisi-azaldi/.

TÜİK (2015) ISIC Rev3 Sınıflamasına Göre Dış Ticaret. http://www.tuik.gov.tr/HbPrint.do?id=24576

(2017) Türkiye İstatistik Kurumu, Hanehalkı Tüketim Harcaması, 2016. http://www.tuik.gov.tr/HbPrint.do?id=24576

World Bank Sustainable Development Department (2008) Agriculture in Syria: Towards the Social Market. 47546. The World Bank.

Yükseler, Zafer (2004) 1994, 2002 ve 2003 Yılları Hanehalkı Gelir ve Tüketim Harcamaları Anketleri: Anket Sonuçlarına Farklı Bir Bakış. 2004/23. Ankara: Turkish Economic Association. https://www.econstor.eu/bitstream/10419/83267/1/dp_2004-23.pdf.

Zeybek, Sezai Ozan (2015) Akademisyenler Ne İş Yapar? Bir Üniversitenin Sertifikalandırılma Süreci. Oyunbozan. http://ozanoyunbozan.blogspot.com/.

(2016a) Fennî Ormancılığın Keçiler ve Köylülerle İmtihanı: Sömürge İmparatorluklarından Ulus Devletlere Orman Koruma. Toplum ve Bilim(137): 129–154.

(2016b) Biyo-Politika, Güvenlik ve Anti-Piyasalar: Türkiye’de Endüstriyet Hayvancılığın Seyri. Toplum ve Bilim 138/139: 106–125.

Source :https://beyond.istanbul/kap%C4%B1daki-g%C4%B1da-krizi-t%C3%BCrkiyenin-yumu%C5%9Fak-karn%C4%B1-a0984524f3b5


  • gplus
  • pinterest

Yazar

Leave a comment