Ateşle oynamayalım

 

28 Mart 2017

AKP’nin 2002 yılında iktidara gelmesiyle, Erdoğan ile “Stratejik Derinlik”  üstadı (!) Prof. Dr. Davutoğlu, düşler dünyasında bir dış politika kurguladılar. Bölgeyi bilmiyorlardı.

Dış ilişkilerde deneyimsizdiler. Din-mezhep temeline dayalı dış politika yürütülebileceği vahim yanlış düşüncesine inanmışlardı.

Bu yaklaşım, Türkiye’yi bölgede zaten var olan veya yeni yaratılan, Al Nusra, IŞİD vb. radikal Sünni terör örgütlerine sempati ile bakmaya hatta zaman zaman bir ölçüde işbirliği yapmaya itti.

Bu politika nedeniyle Türkiye Orta Doğu’dan dışlandı. Tutumundan endişe edilen ve giderek Batı Avrupa’ya ve Dünyaya yayılan radikal İslam terörüne yardımcı olan bir Türkiye görüntüsü ve algısı doğdu.

Batı hatta Rusya, yazıldığı dönemde sadece bir varsayım olan Samuel Huntington’ın Kuzey-Güney (Hıristiyan-Müslüman) çatışmasının gerçek olabileceğini, buna en büyük katkıyı da AKP yönetimindeki Türkiye’nin yapacağını düşünmeye ve buna karşı önlem almaya girişti.

Batı, bu amaçla bölgede yeni, güvenilir, laik ve demokrat davranışlı müttefikler aradı. Bunu da Irak ve Suriye’deki Kürtlerde, YPG’de hatta hiç değilse bir süre için, Esat’da buldu.

Batı ve Rusya, önlerinde iki seçenek olduğunu düşünüyorlar.

Türkiye’nin katkıda bulunduğunu en azından daha da ağırlaştırdığını düşündükleri bu tehlikeyi kendi sınırları içinde tutmak -göçmen anlaşması bunun ilk ve küçük ölçekli denemesidir- veya bunu yapamayacaklarını görürlerse, tehlikeyi, savaş dâhil diğer yöntemlerle ortadan kaldırmaya çalışmak. Bu, yeni bir dünya savaşına bile yol açabilir.

Batı’nın belki Rusya ile birlikte savaşla veya savaşsız yürüteceği bu politikanın en büyük faturası korkarım Türkiye’ye çıkacak. Çıkmaya başladığı bile söylenebilir.  Batı, Orta Doğu’da olumsuz gidişe pek etkisi olmayacak Mısır ve İran dâhil diğer Müslüman ülkelerle karşılaştırıldığında Türkiye’yi daha etkili bir konumda görmekte ve gelişmelerin sorumluluğunu Türkiye’ye yüklemektedir.

Rusya’nın Batı’da oluşan bu algıdan rahatsız olacağını ve bundan yararlanmayacağını düşünmek, aşırı saflıktır.

Orta Doğu’da, Sünni Arap ülkeleri ve yöneticileri arasında yaygın olan ve ilke olarak tarih boyunca İran’dan gelen, 1979 İran Devrimi’nden sonra daha da belirginleşen bir “Şii Korkusu” vardır. Sünni-Şii çekişmesi İslam âleminin, Peygamber’e kadar uzanan mezhep ayrılığıdır.

AKP Ortadoğu’daki bu korkuyu da yanlış anlamış ve yorumlamıştır. Sünni mezhepçiliği peşine düşmenin; Müslüman Kardeşler’e hatta Suriye’de ortaya çıkan radikal örgütlere sempati ile yaklaşmanın ne denli yanlış ve tehlikeli bir politika olduğu açıkça görülüyor.

Bunun için Türkiye’nin özellikle Arap Baharı ve Suriye bunalımından sonra kısa sürede nereden nereye geldiğine bakmak yeterlidir. Sünni Müslüman Kardeşler ve benzeri hatta daha da radikal örgütlere destek vererek, onların hâkim olacakları bir Orta Doğu’da liderlik yapabileceğini düşünmenin ise her kula nasip olmayacak kadar düş âleminde yaşamak olduğu artık herhalde anlaşılmış olmalıdır.

Suriye’de Rusya-ABD-YPG ilişkileri bile tek başına, Türkiye’nin, en yaşamsal ulusal çıkarlarını ilgilendiren konularda ve alanlarda ne denli dışlandığına ve daha da dışlanabileceğine çok ciddi bir işarettir. ABD ve Rusya’nın el Bab sonrasında attıkları adımlar, Türkiye’ye “Suriye’den çık!” mesajıdır. Diplomaside mesajlar, noter tebligatı gibi açıkça yazılmaz. Anlayabilenedir.

Son günlerde yaşanan Hollanda, Almanya, AB bunalımları, bu ülkelere ve AB’ye karşı takınılan suçlayıcı, aşağılayıcı tavır doğru değildir. Cumhurbaşkanı düzeyinde bile dile getirilen “Haçlı ittifakı”, “Haçla Hilal kavgasını başlattılar”, “Hiçbir Avrupalı dünyanın hiçbir yerinde huzur içinde dolaşamaz” sözleri ne yazık ki tehlikeyi vahim biçimde artırmaktadır.

Bazı AB üyesi ülke yetkililerinin “Türkiye ateşle oynuyor. Korkarım biz daha güçlüyüz” sözleri ise, diplomasi dili ile yapılabilecek en güçlü uyarıya işaret etmektedir.

Türk ateşle imtihanını, Mustafa Kemal Atatürk ve onun bütün Türkleri birleştirici yaklaşımı, akılcı, laik iç ve dış politikası sayesinde, 1915-1922 arasında yüzünün akıyla vermiştir. Bu defa o kadar şanslı olamayabiliriz.

Ateşle oynamayalım.

Dip not: Bu konu ve Türkiye’nin son 20 yıllık Ortadoğu politikası için “Çöl Devriyesi-Ürdün Anıları-Boyut Yayınları” kitabıma bakılabilir.

 


  • gplus
  • pinterest

Yazar

Ahmet Süha Umar ( Büyükelçi E.)

Ahmet Süha Umar
1945 yılında İstanbul’da doğan Ahmet Suha Umar 1966 Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunudur. Dışişleri Bakanlığı'nda çeşitli görevlerin ardından 1995-1998 yıllarında Ürdün büyükelçiliği görevini yürüttü ve ardından kendi isteğiyle 1999’da emekli oldu. 2002’de Dışişleri Bakanı'nın isteği üzerine tekrar göreve dönüp, 2003 yılında Dışişleri Bakanlığı müşaviri oldu. 2004 yılında İkili Siyasi İşler Genel Müdürü olarak göreve başladı, 2008-2010 yıllarında Sırbistan büyükelçisi oldu ve yaş haddinden emekli oldu.

Av ve Yaban Hayatı Koruma, Geliştirme ve Tanıtma Vakfının kurucu üyesi olan ve 12 yıl başkanlığını yapan Suha Umar su kaynaklarının, sulak alanların korunması için ciddi mücadele veriyor. Makaleleri,köşe yazıları ve kitapları bulunan Süha Umar yurtiçi ve yurtdışında birçok kongre konferans ve sempozyumlara katılarak görüşlerini açıklıyor

Leave a comment