İklim Değişikliği Sendromu

Prof Dr.İlhami Ünver

Emekli

30 07  2018

Sunuş

Çorlu’da altı boşalan raylardan vagonların devrilmesi sonucu 25 ölü, 300’den fazla yaralı oldu. Olayı inceleyen bilirkişi: “… öne çıkan etken bölgenin aldığı aşırı yağış ve buna bağlı dolgu erozyonudur. Küresel ısınma kaynaklı mevsim değişikliklerinden ani sağanak yağışlar ortaya çıkabiliyor”şeklinde bir rapor hazırlandığını açıkladı. Ardından Sancaktepe’de okul duvarı çöktü, çökme tehlikesindeki üç katlı bina boşaltıldı. İlçe Belediye Başkanı “olaya iklim değişikliğinden kaynaklanan aşırı yağışların neden olduğunu belirtti.

Sağlık Bakanlığı uzmanları ve veteriner hekim öğretim üyeleri, “kırım kongo kanamalı ateşi” ile iklim değişikliği arasında bağ kuruyorlar. Uzmanlar Yunanistan’da 87 kişinin ölümüne yol açan yangınların başlıca nedeninin de uzun süreli kuraklık, yani iklim değişikliği olduğunu belirttiler. Böyle uzayıp giden öyle çok örnek var ki…

Geçenlerde, Roma’da “iklim değişikliği” konulu bir toplantıya konuşmacı olarak çağrıldım. Kabul edersem, konaklama giderlerimi karşılayacaklarmış. Böyle iletiler benim gibi kim bilir kaç bin kişiye ulaşıyordur? Bu çağrıyı hak eden (!) birikimime göre:

Sanayi devrimiyle birlikte insanoğlunun enerji tüketimi büyük bir sıçrama yaptı. Bu çerçevede öncelik, en kolay ulaşılan ve en az sıkıntıyla kullanılır hale gelen fosil yakıtlara verildi. Ancak fosil yakıt tüketimi sonucu atmosferde denetlenemez miktarlarda karbondioksit biriktiği, bunun da yerkürenin yavaş yavaş, ama sürekli ısınmasına yol açtığı anlaşıldı. Üstelik bu ısınmanın iklim göstergelerinde sapmalara neden olduğu ve aşırılıkların sıklığını artırdığı öne sürülüyor. Uzmanlara göre dünyamızı etkisi giderek artan bu yıkımdan kurtarmak için, fosil yakıtlara olan enerji bağımlılığımızı kısa sürede ortadan kaldırmamız gerekiyor.

Bu makalenin konusuna ilişkin uzmanlığım bitti. Kalanları okuyup okumamaya, lütfen bu çerçevede karar veriniz. Her güncel soruna kısa yoldan “iklim değişikliği” yorumu getirenlerin, sorumluların kaçmasına, kurtulmasına da yol açabildikleri düşüncesiyle, konunun değişik boyutlarına göz atacağız çünkü, bunda yarar var.

Hem Tarihin, Hem de Coğrafyanın Anası: Jeoloji

Bilimde “mutlak doğru” olmaz, o hep yenilenme, zenginleşme gereği duyar. Örneğin bilim dünyasında hemen hiç kimse, “madde ile enerjinin aynı şeyler” olduğunu söylediğinde, Einstein’a inanmamıştı. O kuramın doğruluğu yıllar sonra kesinleşti.  Buna karşın geçen yüzyılın bilim insanı kabul edilen Einstein da, evrenin hızlanarak genişlemekte olduğunu ölçüp hesaplayamamıştı. Çünkü bu kez olay, “kitlelerin çekim gücü” yasasına aykırıydı. Bugünkü ölçümlerle evrenin büyüdüğünü ve yıldız adaların (galaksilerin), yıldızların giderek artan hızlarda birbirlerinden uzaklaştığını biliyoruz, ama nedenler, olayları yönlendiren güçler konusunda bir arpa boyu yol alabilmiş değiliz.

Dünyamızın ve güneşin hiç de yüzyıl öncesinde düşünüldüğü gibi evrenin merkezinde yer almadıkları anlaşıldı, genel kabul gördü. Ama örneğin 155 milyon yıl boyunca dünyaya egemen olan dinozorların 5 ton ile 100 ton arası değiştiği hesaplanan olağanüstü ağırlıklarının nedenleri çok az incelendi. Onları böyle iri yapan koşullar neydi ve niçin hiçbir canlı bir daha o düzeylerde irileşemedi? Zamanla irileşme söz konusu ise en eski canlılar bakteriler olduğuna göre en iriler de onlar olmalıydı. Ya da bizler, niçin o denli irileşemiyoruz? Üstelik siz bakmayın o filmlerdeki canavar dinozor tiplemelerine. Aralarında kimi türlerin bizlerden daha duyarlı, ya da korumacı olmadıklarını kim bilebilir ki?

Araştırıcı saygınlığına ulaşmanın ön koşulunun “kuşkuculuk” olduğunu gözden kaçıranlarımız çoktur. Bilinenleri doğrulamakla araştırıcı olunmaz. Ön koşul, bir şeyler arayıp, bulunan yeni bilgiyi öylece ortaya koymak olmalıdır.

İşte bu hızla tüketirsek, petrol şu kadar, doğal gaz bu kadar, kömür rezervleri de şunca yüzyıl dayanırmış. Peki, sormak gerekmez mi: Bunların tümü fosilleşmiş bitkisel ve hayvansal canlı artıkları olduğuna göre, o ne akıl almaz hacimlerde canlı varlığı imiş, yıllardır bunca hoyratça tüketiyoruz da hâlâ ardı arkası kesilmiyor? Yataklarının, yerkürenin belirli bölgelerinde yoğunlaştığı da göz önüne alındığında, bunların yaşadığı dönemlerin canlı varlığının, günümüzdekinin binlerce, on binlerce katı olması gerekmez mi? Hiç bir düş gücünün ulaşamayacağı ölçülerde…

Yer biliminin tarihin de, coğrafyanın da anası olduğunu öne sürerken, işte böyle soruların karşılığını bulamıyorum. Kolaya kaçmak olmaz, yok bitkiler çokmuş, çok hayvanlar düşmanlarından irileşerek korunuyormuş, yok depremler, volkanik etkinlikler şöyleymiş, böyleymiş. Denizlerin derinlerinde milyonlarca yıl canlı artıkları birikmiş, kilometre hesabı kalınlaşmışlar, sonra bunlar taşlaşmaya başlamış. Bu tür açıklamalar acaba kaç düşünen, sorgulayan insana yeterli geliyor ola ki?

Pozitif bilimlerde araştırıcılık diğer alanlara göre daha kolay olmalıdır. Çalışılan konular deneysel olarak kanıtlanabildiği için, elde olunacak sonuçlar her zaman, her yerde aynı doğrulukta çıkmak zorundadır. Nedenleri şimdilik bilmek, bulmak zor olsa da, elimizde kesin bir veri var: O milyonlarca yıl önce var olan ve milyonlarca yıl süren ortamın farklılığı, en azından benim hayal gücümün sınırlarını aşıyor. Üstelik yeryüzündeki değişimler öyle elli, yüz yılı incelemekle aydınlatılabilecek denli basit değil.

Eğer “gelişme, çağdaşlaşma, ilerleme, araştırıcılık” gibi kavramlardan söz ediyorsak, bilgi açlığı böylece sürüp gitmek zorunda. Bildiklerimize hep yeni şeyler eklemeden, bilinenleri yineleyerek bir yerlere varamayız.

Şimdi bağışlayın beni, konunun uzmanı değilsem, yani sıradan biri olarak, kafama takılan bu konuları sorgulamaya hakkım yok mu?

Tarihten de Ders Alınmalı

Bu noktada izninizle biraz daha yakın geçmişe bakalım. Afrika kıtasının kuzeyini boydan boya kaplayan Sahra,  yaklaşık 9,2 milyon km2, yani Türkiye yüzölçümünün yaklaşık 12 katı büyüklüğündedir. Yıllık ortalama yağışların 20-25 mm dolayında olduğu Sahra’nın en fazla yağış alan yörelerinde bile yıllık yağış 100 mm yi geçmez. Ardı arkası kesilmeyen kum fırtınaları, uçsuz bucaksız susuzluk ve dayanılmaz sıcaklıklar bu büyük çölü en yaşanmaz yerlerden biri yapar.

Ama Sahra geçmişte böyle bir yer değildi. Yakın zaman önce buralarda yapılan kemik yaşı incelemelerine ve kalıntılara göre, İÖ 10.500-5.500 yılları arasında verimli bir alandı. Özellikle Sahra’nın doğusunda muson yağmurları öylesine etkiliydi ki, koyun ve keçi gibi hayvanlar tarihte ilk kez buralarda evcilleştirildi. Yani su ve ot boldu.

Şekil – Mısır’ın güneyinde, Libya sınırındaki Gulf Kebir mağarasında yüzen insan çizimleri

Büyük olasılıkla dünyanın dönüş eksenindeki değişiklikler,  Sahra’nın yaşanabilirliğini değiştirdi.

Yaklaşık 20.000 yıl önce en fazla yayılım gösterip, 12.500 yıl önce gerileyen Son Buzul Çağı’nda, Kanada, ABD’nin kuzey yarısı, İngiltere, Almanya, Polonya vb buzlarla kaplıydı.  Sonra buzullar geri çekilmeye başlayıp, karlar birer birer ortaya çıkmaya başladılar.

Bu değişim konularını açıklamada, okyanus akıntılarındaki değişiklikler, Dünyanın Güneşe karşı konumundaki sapmalar, atmosferin bileşiminin değişmesi gibi değişik kuramlardan yararlanılıyor. Henüz kesin veri yok elde. Demek ki bir şeyler bizim dışımızda gelişiyor.

Hazreti Musa’nın İsrailoğullarını getirip çevresine yerleştirdiği Lut Gölü’nde (Ölü Deniz), yani tarihteki Sodom kenti dolaylarında, çobanlık yaygın bir meslekti, birçok peygamber de çobandı zaten. Günümüzde yılda yaklaşık 50 mm yağış alan bölgede, insan ve hayvanların yaşaması için çok elverişli ortamlar oluşturan yemyeşil çayırların, akarsuların ve ağaçların varlığı, günümüze ulaşan kayıtlardan açıkça görülmektedir. Şimdiyse oralar kupkuru çöller ve çıplak kayalarla kaplı.

Şekil – Ölü Denizin 30 km doğusunda Madaba kentindeki Antik Kilisenin taban mozaiği

Geliştiği 9-15. Yüzyıllar arasında dünyanın en kalabalık kenti olan Khmer başkenti Angkor’un, son yıllarda yapılan araştırma sonuçlarına göre, tarihçilerin öne sürdüğü gibi Thai akınlarından dolayı değil, artan yağışlar ve buna bağlı önlenemeyen ve yaşamayı olanaksız kılan su yükselmelerinden dolayı boşaltıldığı görüşü ağırlık kazanmaktadır.

Şekil – Kuzey Kutbunun 1970-2020 arası onar yıllık aralarla hareketi. Kırmızı eğriler manyetik, maviler gerçek kuzey kutbunu gösterir.  Yeşil eğrinin üzerinde bulunan bir kimse, gerçek kuzey kutbunu ölçmektedir.

Tarihten bir başka örneği ülkemizden vermek gerekirse, İç Anadolu’nun güney kesimlerinde derin kazılan topraklar, altta 600-800 mm gibi oldukça yüksek yağış rejimlerinin binbeşyüz ikibin yıl öncesine değin sürdüğünü gösteriyor.

Bu örnekler değişimin sürekliliğini göstermek bakımından tarihin önemine işaret ediyor.

Eski Bir Başkan Yardımcısının Nobel’e Uzanan Öyküsü

ABD’nin 42. Başkanı Bill Clinton’ın yardımcısı Al Gore, Clinton’ın görev süresi bitince başkanlığa aday oldu. George Bush ile aralarında geçen başkanlık yarışında, az farkla geride kaldı. Al Gore bu yenilgiyle birlikte bir dizi karar aldı ve siyaseti tümden bırakıp, kendini iklim değişikliği konusundaki çalışmalara adadı. Bu yeni alanda da öyle başarılı oldu ki, çektiği An Inconvinient Truth (Türkçeye yanlış çevirisiyle Uygunsuz Gerçek – doğrusu “İşimize Gelmeyen Gerçek” olmalıydı) adlı film en iyi belgesel ve en iyi özgün müzik dallarında Oscar Ödülü aldı. Asıl başarı ise, anılan filmin Al Gore’a 2007 yılında Nobel Barış Ödülü’nü getirmesiydi. Ömrü siyasetle iç içe geçmiş biri için inanılmaz bir başarı. Ama hakkını yemeyelim, Al Gore bu ödülden payına düşen parayı bir çevre vakfına bağışladı. Yani sorun para pul işi değildi.

2017 yılı başında ikincisi de gösterime giren ilk belgeselin eleştirilecek yönleri konumuzun dışında. Ancak bir örnek vermeden geçildiğinde de, halk avcılığını görmezden gelmiş oluruz. Filmde Doğu Afrika’nın kar tutan tek dağı olan efsanevi Kilimanjaro’daki kar erimeleri konu edilip, küresel ısınmaya örnek gösteriliyor. Oysa Kilimanjaro’ya 1889 yılında ilk ulaşan batılı Hans Meyer, aradan dokuz yıl geçtikten sonra 1898 yılındaki ikinci tırmanışında Kibo doruğunun her cephesinde buzullarda 100 metre dolayında eksilme görüp üzülmüş ve doruğun 30 yıl içinde çıplak bir kayalığa dönüşebileceğini öngörmüştü. (Sanayi Devriminin küresel etkilerinin 1880-1900 yıllarında başladığı kabul edilir, ama o dönemde enerji tüketimi günümüzdekinin 1.000-5.000’de biri kadardır). Dağda sistematik buzul hareketi izlemeleri 1912 yılında başlamıştı. Çok sayıda araştırıcı zaman içinde bu erimeleri not etmeyi sürdürdü. Günümüzde Kilimanjaro’da buzul erimeleri hızlanmış olup, bu durum düzenli kayıtlarla izlenmektedir. Ancak erimelerin, bölgede değişen rüzgâr desenleriyle, yani bulut örtüsünün azalmasıyla veya yeraltında süren volkanik etkilerle ilişkili olduğu konuları da yaygın görüşlerdir. Biz bu görüşlerin hiçbirine katı yaklaşmayıp, konunun daha derin incelenmesini istemekle yetinelim. Ama son yıllarda yapılan çalışmalar, Al Gore’un deniz düzeylerinde oluşacağını öngördüğü 70 metrelik yükselişin de abartılı olduğu yönünde, bu da ayrı bir konu.

Bir haksızlık olmaması bakımından o 2007 Barış Nobel’inin diğer ortağı da anılacak olursa,  Hükümetlerarası İklim Değişikliği Tartışma Ortamının (IPCC-HİDTO), aralarında Türkiye’den Prof. Dr. Zekai Şen’in de bulunduğu II. Komisyon, 4. Değerlendirme Raporu ile Al Gore arasında paylaştırıldığını belirtmeliyim.

Doyumsuz Canavar

Önceki bölümlerle ilgili bir gerçeğin burada altını çizmek gerekir: Jeolojik ve tarihsel dönemler boyunca gerçekleşen tüm değişimler; yüzyıllar, bin yıllar içinde, yavaş yavaş ortaya çıkmıştır. Oysa son yüzyılda, geçmişin hiçbir döneminde rastlanmayan bir saldırganlık örneği; insan nüfusundaki patlama, var olanı doyumsuz biçimde yok edip her şeyin daha fazlasını elde isteği ve makineleşme ile yeryüzündeki dengeleri altüst etmeye başladı. Adına “sanayi devrimi” denen değişimle birlikte tüm bilinenler altüst oldu.  Akıl almaz ölçülerde bir enerji isteği doğdu. Değişik enerji kaynakları arasında kolay ulaşılan ve ucuz olanlar öne çıktı: petrol ürünleri ve kömür. Bunlar fosil yakıt oldukları için, nerede, hangi amaçla tüketildikleri önemli değil, sürekli karbondioksit salımına yol açıyorlar. Böylece yer altındaki milyonlarca yılın birikimleri alabildiğine hızla tüketilirken, atmosfer de sürekli kirletilir oldu. Bu arada, topraktan uzun dalgalı ısı radyasyonu yoluyla atmosfere yansıyan enerjinin, atmosferdeki çeşitli gazlar tarafından tutulup, uzaya geri dönüşünün engellendiği ortaya çıktı, bu olaya “sera etkisi” adı verildi. Buna göre yerküre, toprağı, suyu, havasıyla günden güne ısınmaya başlamıştı. Hacminin büyüklüğü ve artışının önlenememesi nedeniyle karbondioksit, en öncelikli sera gazı ajanı olarak kabul edildi. Öncelikli amaç bu gazın çıkışının sınırlanması üzerine yoğunlaşmalıydı.

Günümüzde ölçülen değerlere dayalı olarak küresel ısınma kesin kabul görüyor, buna insan etkinliklerinin yol açtığı konusunda da görüş birliğine yakın bir uzlaşma söz konusu. Doğrusu ülkemizde ve yerkürede uzmandan geçilmiyor dense yanlış olmaz. Gerçi bizde konuya ilişkin on çalışmadan dokuzu, gelecekte yaşayacağımız kuraklığa odaklanmış durumda, olsun o ortak görüşlerin de bir dayanağı mutlaka vardır.  Çünkü küresel ısınmanın kuraklık getireceği görüşü düz mantıkla pek bağdaşmıyor, büyük olasılıkla bölgesel analizler böyle yorumlanıyordur.

Şekil – Küresel enerji tüketimi

Küresel enerji tüketimi değişimini gösteren diyagramda griler kömür, yeşil renk petrol, kırmızılar da doğal gaz tüketimini gösteriyor. Bu eğrilerin bizlere gösterdiği iki doğru var ki, birine göre enerji tüketimi yıldan yıla geometrik hızlarla artıyor, ikincisi de fosil yakıtların hepsi bu artış hızına ayak uydurmuş durumda. Yani şimdilik alınan önlemler işe yaramamış.

Olası okur tepkilerini göze alıp bir örnek vereyim: Çukurova’da, ya da Söke Ovası’nda küresel ısınma, gelecekte birçok soruna yol açacaksa, bitki gelişim sürelerinin uzayacağı örneğin Muş, ya da Pasinler ovalarında bir olumlu gelişme beklemek çok mu yanlış olur? Küresel sorumluğumuza eyvallah ama bizim karbondioksit salımındaki payımız % 1 den düşük. ABD ve Çin’in toplamı ise yarıyı aşıyor.  O yarışın üçüncüsü Hindistan, ABD’ye “siz 150 yıldır atmosferi kirletip bir yerlere geldiniz, biz de 150 sonra çareler arayacağız” diye kafa tutuyor. Bu gerçeklerin ışığında insanlığa öncelikli hizmet, fosil yakıtların yerini alacak enerji türleri konusunda bizlerin de araştırmalar yapması ve ortaya bir şeyler koymasından geçmez mi? Açıkça belirtmek gerekir ki, şimdiki öncelik sıralamamız doğru değil.

Kuramların Çatışması

Günümüzde binlerce bilim insanı “küresel ısınma” veya kimilerine göre “iklim değişikliği” konuları üzerinde çalışıyor. Bunlar arasında iklim uzmanları, çevre bilimciler, toplumbilimciler, ekologlar, tarımcılar, biyologlar, jeologlar, astrofizikçiler, ormancılar, bilgisayar programcıları, planlamacılar, finans uzmanları, tıp uzmanları vb sayısız uzmanlar var. Konular yüzlerce değişik açıdan ele alınıp, irdeleniyor. BM, kendisine bu amaçla “Hükümetler Arası İklim Değişikliği Tartışma Ortamı (IPCC -HİDTO)” adlı bir örgüt kurup, komisyonlar oluşturmuş, her 5 yılda bir işin nereye doğru gitmekte olduğu raporlanıyor. BM ayrıca birçok organını, ilgili örgüte destek sağlamak üzere görevlendirmiş. Birkaç yılda bir Bali’de, Paris’te, ya da Bonn’da devlet yöneticileri bir araya gelip, iklim değişikliğinin olası kötü sonuçlarını önlemede neler yapılabileceğini tartışıyor, kararlar alıyorlar. Birçok yayın organı o konuları süreğen programlarla canlı tutmayı ilke edinmiş durumda. Bilimsel toplantıların ardı arkası kesilmiyor. Kimileri de, biz sıradan insanların bu gidişi yavaşlatmak için neler yapmamız gerektiğini öğütlüyor. Özetle belirtmek gerekirse, “iklim değişikliği” ve “küresel ısınma” konularının günümüzde yeterince çalışılmadığını söylemek zor. 1990 yılından sonra patlama yapan ve 2017 yılında toplam sayısı 120.000 dolayında olan yayınların % 97 kadarı “küresel ısınma”yı bir gerçek olarak kabul ediyor. Bu yayınların % 25’i çevre, % 22’si yerküre ve uzay bilimleri, % 16’sı da tarım konuları üzerine. Yılda yaklaşık 13.000 yayın, konuya eğilmiş durumda.

Ama az sayıda da olsa aykırı görüş savunanlara da rastlanıyor: “Nature, Not Human Activity Rules the Climate – İklimi İnsan Etkinliği Değil, Doğa Belirler, Editör: S. F. Singer 2008”. Yazarlar bu kitapta iklim değişikliğinin geleceğini gösteren modellerin geçerliliğinin olmadığını, çünkü bu konuda çoğu yerküre ile ilgisiz sayısız etmen bulunduğunu ve insanların ne bunları etkilemek, ne de etkilerini izlemek konusunda yeterli donanıma sahip olmadıklarını belirtiyorlar. Bizzat HİDTO (IPCC), 2011 yılında yayınladığı bir diyagramda bu konuda modellerinin geçmişteki yetersizliğini dolaylı olarak saptamış oluyor. Buna göre küresel ısınma kavramının önem kazandığı 70’li yıllarda kestirim modelleri yalnızca atmosferdeki değişimleri temel alırken, 2010’lu yıllarda arazi yüzeyleri, buzullar, bitki örtüsü gibi 7 gösterge daha hesaplamalara katılmış durumda. Geleceğe yönelik modeller de günden güne gelişiyor kısacası. Tabii modeller geliştikçe, öngörüler de değişikliğe uğruyor.

Olaya bir de tersinden bakmaya ne dersiniz? Örneğin ya küresel ısınma değil, “küresel soğuma” söz konusu olsaydı? “Bu da nereden çıktı” diye düşünmemeli. Bakın küresel soğuma üzerine 1970-90 arası bir dizi kitapçık yayınlanmış, sonra bunlar tek bir kitapta toplanmış: Yazarı Arnd Bernaerts, adı da Too Dumb to Prevent Climate Change and WWII, Oceans Make Climate) Buna göre 1941-70 yılları arasında özellikle Avrupa anakarasında yaşanan yaygın soğumaya çoğunlukla II. Dünya Savaşındaki deniz savaşları yol açmış. Bu görüş, I. Dünya Savaşı sırasındaki bağıl soğuk iklimle de ilişkilendiriliyor kitapta. Yapıt tutulmuş olmalı ki, 2012 yılında gözden geçirilmiş hali yeniden yayınlanmış. Şimdi ortaya ilginç bir durum çıkıyor: Küresel iklimde soğuma o kitabın ilk örneklerinden sonra da sürmüş ve 1980’lerin sonuna dek etkili olmuş. Bu durum fark edilince de, yeni düzenlemelerle birlikte yeni bir baskının gereği anlaşılmış.  Yapıtın temelinde meteoroloji örgütlerinin bu yıllardaki aymazlıkları eleştiriliyor.

Uluslararası saygın Time Dergisinin, küresel ısınma ve soğuma konularındaki zikzakları, bu görüşü destekler nitelikte.

Şekil – Time dergisinin çeşitli yıllarda kapakları

Özellikle 1970’li yıllarda küresel soğumaya ilişkin yayınlar azımsanmayacak orandaydı. Aşağıda birkaç örnek vermekte yarar var:

  • Science News, 15 Kasım 1969 (Yerküre’nin Soğuyan İklimi),
  • Washington Post, 11 Ocak 1970 (Soğuyan kışlar Yeni Buzul Çağının Doğuşunu Betimliyor)
  • Fortune, Şubat 1974, sf 90-95 (Dünya’nın Havasında Çok Yönlü Değişiklikler)
  • Time 24 Haziran 1974 (Diğer Bir Buzul Çağı mı?)
  • New York Times, 21 Mayıs 1975 (Bilim İnsanları Dünya İkliminin Niçin Değiştiğini Sorguluyor: Yakında Major Soğuma Olabilir)
  • Christian Science Monitor, 27 Ağustos 1974 (Yeryüzü’nün Yeniden Soğuduğu Anlaşılıyor)
  • Newsweek, 28 Mayıs 1975 (Yeryüzü’nün hava desenleri önemli oranda değişmeye başlamış olup, bu değişiklikler tüm uluslar için ciddi siyasal etkilerle birlikte besin üretiminde önemli bir düşüşe işaret ediyor olabilir).

Bu konularda yayın çok da, özellikle sorgulamak istediğim nokta şu: 1980’lerin sonuna değin düşen ortalama sıcaklıkların giderek normale dönmekte olması hiç hesaba katılmayacak kadar uzak bir olasılık mıdır?

Madem aykırılıkla yol alıyoruz, bir örnek daha verelim. 1816 yılı, tarihte “yazı olmayan” yıl olarak anılır. O yıl, ABD’de ve Avrupa’da Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında kar yağışları ve dondurucu soğuklar yaşandı. Çünkü 5 Nisan 1815 günü Endonezya’nın Sumbawa adasındaki Tambora volkanı patlamış ve milyonlarca ton kül ve kükürt dioksit atmosfere karışmıştı. Rüzgârlar bu atmosferik askı malzemesini kuzey yarı kürede Avrupa’ya ve oradan da ABD’ye taşıdılar.  Küller uzun süre atmosferde asılı kaldı, çoğu yere bir türlü yaz gelmedi. Ilıman bilinen kentlere Haziran ayında kar yağdı.

Sırada iki kötü haber var: İlki bu volkana ilişkin, orada 2011, 12 ve 13 yıllarında sismik etkinlikler kaydedildi. Volkan uyuyor mu, uyanık mı, belli değil. İkincisi yerkürede buna benzer dev potansiyel taşıyan birkaç volkan daha var. Birinden birinin ne zaman ayaklanıp üzerimize yürüyeceği bilinmiyor.

Özet: Küresel ısınma tamam da, küresel soğuma diye bir olasılık da dikkate alınmalı arada bir.

İklimde Kestirimlerin Güvenilirliği

Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü’nün aylık ve mevsimlik tahmin sayfalarında “Aylık tahmin modeli büyük ölçek (Hava kütleleri, Cepheler, Orta Enlem Basınç Sistemleri) hava olaylarını tahmin etmek üzere tasarlanmıştır. Daha küçük ölçekteki yerel meteorolojik olaylar temsil edilemeyebilir. Ülkemizin bulunduğu coğrafi konum göre, modelin tutarlılığı yaz ve kış aylarında bahar aylarına göre daha fazladır. Ürünlerin geliştirme çalışmaları sürmektedir” açıklaması yapılmakta olup, 5 günlük kısa süreli tahminlerde de “Tahmin tutarlılığı 1, 2 ve 3. Günler için % 80-90, 4 ve 5. günler için % 65-80 civarındadır” denmektedir. Ciddi ve gerçekçi bir açıklama.

Kendisini dünyanın en iyi hava tahmincisi olarak tanıtan “accuweather.com” sitesi, 1.145 istasyonda yılda yaptığı yaklaşık 30 milyon ölçüm sonuçlarından söz ederken, doğru kestirim birinciliğini hangi yüzdeyle kazandığını açıklamaktan kaçınmaktadır. Bağımsız kuruluşlara göre bir günlük tahminlerde ± 2oC temelinde bu oran % 93 tür. Yağışların tahmininde rakamlar daha da düşmekle birlikte, yerel yağışların değerlendirilmesindeki zorluklardan dolayı bir oran verilmemektedir. Anılan sitenin 2016 yılında başlattığı 90 günlük kestirimler, bağımsız bilim çevrelerince yerden yere vurulmaktadır. En çok eleştirilen konu, sitenin daha önceki 45 günlük kestirmelerde de uyguladığı gibi, uzun dönemli kestirimlerinin, geçmiş yılların iklim ortalamalarına benzerliğidir. Göstergelerden herhangi birinde olabilecek küçük bir değişikliğin bile tüm tahminleri altüst edebilecek koşullar oluşturması, bu yorumlara hak verdirmektedir. Örneğin CNBC meteoroloji servisi 2015 yılında yaptığı bir çalışmada 1-3 günlük yerel tahminlerde ABD’de yağışların doğruluk oranını % 84 olarak belirlemiştir. Üstelik bu doğruluk oranı kuzeyde Kanada sınırına doğru % 52’ye değin düşmüştür.

Okyanusların bir süreliğine normalden fazla ısınması (El Nino) veya soğuması (La Nina) uzun dönemli kestirimler için ayrı bir öykü olup, daha çok olası tayfunlar ve uzun sürebilecek kuraklıklar konusunda ipuçları sağlarlar. Bu olayların ülkesel ölçekteki küçük alanlara olacak etkilerini kestirmek neredeyse olanaksızdır.

Doğrusu gazetecilerimizin gündem oluşturacak haber kovalamaları normal de, uzmanlarımıza ne oluyor? Aylık, mevsimlik kestirimlerin ancak okyanuslar, anakaralar üzerinde ve kısmen geçerli olacağını bile bile, neden uzun dönemli ülkesel ve hatta bölgesel kestirimler yapmayı sürdürüyorlar? Ülkemizin yüzölçümü yerkürenin yaklaşık 600’de, Avrupa anakarasının ise 13’te biri kadardır. Yani  uzun dönemli iklim kestirimleri için, bağıl yetersiz bir alan. Geçen yılların ortalamasının üzerine koyabilecek bir veri akışı olmadıkça…

Sonuç

Küresel ısınma, 2015, 16 ve 17 yıllarında üç kez üst üste en sıcak üç yılın yaşanmasıyla, kesin kabul görüyor.  Bilim dünyasında küresel ısınmanın insan etkinliklerinden kaynaklandığı, bunun da başlıca sorumlusunun karbondioksit salımındaki artış olduğu, 2017 sonu rakamlarına göre konuya ilişkin 120.000’i aşkın yayında  % 97 oranında kabul görüyor. Uzman grubundakiler, karbondioksit salımı denetlenebilirse, küresel ısınmanın zararlarının azalabileceği görüşündeler. Bu konunun katı savunucuları, 2050 yılından önce karbon emisyonuna yol açan kömür, petrol ve doğalgaz tüketiminin sıfırlanmasını, tüm enerji gereksiniminin yenilebilir kaynaklardan karşılanmasını savunuyor.  Çok sayıda seçenek var gündemde ama bunlar arasında su, güneş ve rüzgâr enerjileri açık ara önde. İşin parasal boyutu bir yana, bu seçeneklerin her birinin kendine göre sakıncaları var. Örneğin su her yerde enerji üretecek bollukta veya özelliklerde olmuyor. Güneş; gece, gündüz, yaz, kış koşulları bir yana, kimi yerlerde hemen hiç kendini göstermiyor, rüzgâr da öyle. Ama asıl sorun bunlar değil. Fosil yakıtları şimdilik vazgeçilmez kılan, ucuzluklarının ötesinde her yana potansiyelleriyle birlikte kolayca taşınabilmeleri.

“Küresel ısınma tartışılmaz bir gerçektir”, ya da “iklim değişikliği insanlığı ve doğayı geri dönülemez yıkımlara sürüklüyor” diyen çeşitli dalların uzmanları bir araya gelip, örneğin yüksek verimli, uzun ömürlü, taşınabilir,  ucuz ve yenilenebilir depolama sistemleri geliştirseler. Şuna kesinlikle eminim ki, petrol ve kömür işinden kazanç sağlayanlar dışında hiç kimse bu tür buluşlara hayır demezdi.  Çünkü “küresel ısınma” ve “iklim değişikliği” kavramlarına mesafeli duran azınlık dâhil hiçbirimizin yadsıyamayacağı bir gerçek şudur: En düz mantıkla, enerji türlerinin yenilenmesi bir ulusun ve insanlığın esenliği yönünden yaşamsal bir sigortadır.  Bu noktada bir gerçeğin de altı çizilmelidir: İklim bilimcilerinden, küresel ısınmanın önlenmesi konusunda toplum oluşturma ve bilinçlendirme dışında bir işlev beklenmesi doğru değildir. Örneğin şu anda atmosferde serbest dolaşan sera gazları nasıl azaltılabilir? Ya da bunların etkilerini önleyici önlemler geliştirilebilir mi?

İklim değişikliği atmosferdeki CO2 miktarının denetiminden ve sınırlanmasından geçecekse, o konudaki uzmanların, araştırıcıların listesinde ağırlık merkezini üretim mühendislerinin oluşturması beklenir. Örneğin biokütle enerjisi fosil yakıtlara karşı bir seçenek olabilir, ama o da diğerleri kadar karbondioksit salımına yol açar. Ya da bulutlar güneş enerjisinin yeryüzüne ulaşmasını engelleyici gölgelerdir ama topaktan yansıyan enerjinin atmosferden uzaklaşmasını da engellerler. Hangi etkileri, hangi koşullarda değişir?

Küresel ısınmanın en belirgin etkisinin neden Kuzey Kutbu çevresinde görüldüğünü, neden gelecekte Akdeniz Havzası genelinde ve ülkemizde yağışların azalacağını, HİDTO modelleri bir yana, yalın verilerin ışığıyla öğrenmek toplumun hakkı olmalıdır.

Görüldüğü üzere, kimilerimizde olduğu gibi bende de “iklim değişikliği sendromu” denen bir rahatsızlık var. Uzmanlar çoğumuzun birçok kez duyduğu gerçekleri sıralamak ve ilgililerin sorumluluktan kaçmalarına yol açan yorumlar getirmek yerine doğrudan çözüm üretmeye yoğunlaşsalar daha güzel ve anlamlı olurdu.

Makalenin PDF şekli için lütfen tıklayınız

İklim değişikliği Sendromu (1)


  • gplus
  • pinterest

Yazar

Prof.Dr. İlhami Ünver

Prof. Dr. İlhami Ünver (E)

Su ve Toprak Bilimleri uzmanı

Leave a comment